22 Mayıs 2008 Perşembe

SANAYİ

SANAYİ

Yurdumuzda, büyüklü küçüklü pek çok sanayi kolu vardır. Bunların birçoğu Cumhuriyet Döneminde kurulmuştur. Dolayısıyla bu alanda çalışan nüfusumuzun sayısı da her geçen gün artmaktadır.

Çok yakın bir zamana kadar, ihracatımızda tarım ürünleri en önemli payı oluştururken bugün, sanayi ürünlerinin payı, tarım ürünlerini çok geride bırakmıştır. Ancak bu durum, tarım ürünlerimizin miktar olarak azaldığı anlamına gelmez. Aksine, modern tarım metotlarıyla yurdumuzda, birim alandan elde edilen üretim miktarı artmıştır.

Türkiye'de en yaygın sanayi kuruluşları, ham maddesini tarım ürünlerinin oluşturduğu fabrikalardır. Bunların bir kısmını besin sanayii oluşturur. Bu kuruluşların başlıcaları; un, bitkisel yağ, konserve ve şeker fabrikalarıdır.

Modern un fabrikalarımızın çoğu İç Anadolu Bölgesi'nde bulunur. Konservecilik, en çok Marmara Bölgesi'nde gelişmiştir. Bitkisel yağ fabrikaları da daha çok Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde, şeker fabrikaları ise yurdumuzun birçok yerinde kurulmuştur.

Türkiye çok miktarda pamuk üreten bir ülke olması nedeniyle pamuklu dokuma sanayii de çok gelişmiştir. Adana, Antalya, İzmir, Aydın, Nazilli, Manisa, Kayseri, Malatya. I illimi ve Bursa, pamuklu dokuma sanayiinin önemli merkezleridir. Yönlü dokuma fabrikalarımız daha çok İstanbul, Hereke, Bursa, İzmir ve Uşak'ta bulunmaktadır. Bursa, ayrıca ipekli dokumacılığın da merkezidir. İstanbul, İzmir, Ankara giyim sanayiinin gelişme gösterdiği en önemli merkezlerdir. Karabük, Karadeniz Ereğlisi, Kırıkkale ve İskenderun'da bütün sanayi kollarna demir-çelik ve daha başka yan ürünler üreten fabrikalarımız bulunmaktadır.

Petrol rafinerilerimiz ise, İzmit, Mersin (Ataş), İzmir, Batman ve Kırıkkale'dedir. Otomotiv sanayii daha çok Bursa, İstanbul ve İzmir'de gelişmiştir. Kağıt sanayii merkezleri; İzmit, Çaycuma, Taşköprü, Çay, Taşucu, Dalaman ve Aksu'dur. Çinicilik ve porselen merkezi ise Kütahya'dır. İstanbul ve Gölcük, gemi yapım merkezleridir. Petrokimya sanayii ise İzmit ve İzmir'de kurulmuş ve gelişmiştir.

Bunların yanında, azot, gübre, sigara, plastik, ilaç, boya, halı, çimento, cam ve savaş malzemeleri ile daha başka ürünler üreten sanayi kuruluşlarımız da bulunmaktadır.

Yurdumuz, otomotiv sanayinde gelişmiş bir ülkedir.

MADENLER

MADENLER

Türkiye madenler bakımından zengin bir ülkedir. Ayrıca bazı madenler bakımından dünyanın önemli ülkeleri arasındadır. Türkiye'nin madenlerinin tamamı henüz belirlenmemiştir. Her yıl yeni maden yataklarının bulunması bunun kanıtıdır.

Ülkemizin madenciliğinin şu andaki üretimi, tümüyle kendi endüstri kuruluşlarımızın gereksinimine yönelik değildir. Bir kısmı ham olarak ya da yarı işlenmiş halde dışarı satılmaktadır.

Bir madenin işletilmesinin karlı olabilmesi için;
"cevher oranı" Yedekleriyle birlikte belirtilen miktarı fazla olmalıdır.

Anadolu, madenciliğin eskilere dayandığı bir yerdir. Ancak cumhuriyetin ilanından sonra kurulan
maden teknik ve arama (M.T.A) enstitüsü, madenciliğimizi ciddi biçimde ele alınmasına yönelik olan bir kuruluştur. Bu kuruluş, arama çalışmaları gerçekleştirirken yine cumhuriyet döneminde kurulan ETİBANK, işletme ve pazarlama işlerini yürütmeye başlamıştır. Bu devlet kuruluşlarından başka, özel sektör kuruluşları da bulunmaktadır.

DEMİR

Türkiye'nin birçok yerinde çıkarılan bir madendir. Demir çıkarımının %80'ini Doğu Anadolu bölgesi içerisinde kalan Divriği sağlar. Balıkesir'de Eymir ve Çarmık, Ege Bölgesinde Ayazmand ve Torbalı, Kahramanmaraş ile Kayseri arasında Faraşa ve Karamadazı, Sivas Hekimhan arasında Hasan çelebi ve Doğu Marmara'da Çamdağı, önemli demir alanlarıdır. Demir, endüstride en çok kullanılan maden cevheridir. Bu nedenle demir-çelik endüstrisinde ana maddedir.

KROM

Sert, paslanmaz ve iyi parlatılan bir madendir. Kaplamacılık ve çelik yapımında yaygın olarak kullanılır. Türkiye'de yaygın olarak çıkarılan madenlerden biride kromdur. En zengin krom yatakları; Elazığ'da Guleman, Batı akdenizde (fethiye, marmaris arasında) Dalaman havzası, Kütahya ile Bursa arası ve Eskişehir'in doğusundaki Seyitgazi'de yer alır. Adana'nın kuzeyindeki Akdağ yöresinde de yeni krom yatakları bulunmuştur. Akdağ krom yatakları, Dünyanın en zengin yataklarıdır. Türkiye, krom çıkarımında dünyada 3. sıradadır. Türkiye, çıkardığı kromu büyük ölçüde cevher olarak satmaktadır. Bu nedenle çıkarımını dış taleplere bağlı olarak ayarlamaktadır.

BAKIR
Kolay işenen bir madendir. Elazığ'da maden (Ergani bakır işletmeleri), Artvin'de Murgul (Göktaş) ve Kastamonu'da Küre bakır çıkartılan yerlerdir. Rize Çayeli'de yeni bakır yatakları bulunmuştur.

BOR
Kullanım alanı yaygın olan bu maden,boraks ve asitborik elde edilmesi bakımından da önemlidir. Balıkesir'de Sultançayırı ve Bigadiç Eskişehir'de Seyitgazi ve Kütahya çevresi önemli çıkarım alanlarıdır. Türkiye, bor minarellerinde dünyanın en zengin ülkesidir.

BOKSİT
Konya'nın Seydişehir ilçesi ile Antalya'nın Akseki ilçesinde çıkarılır. Bu iki çıkarım alanı da Antalya bölümünde yer alır. Alüminyumun hammaddesidir.

KÜKÜRT
Isparta'nın Keçiborlu ilçesi ile Denizli'nin Sarayköy ilçesinde bulunmaktadır.

MANGANEZ
Zonguldak'ın Ereğli ve Artvin'in Borkça (Göktaş) çevrelerinde çıkartılır. Denizli Tavas'ta yeni yatakları bulunmuştur

CİVA
İzmir'in Ödemiş ve Karaburun, Konya'nın Sarayönü çevresinde ve ayrıca Niğde civarlarında çıkartılır.

TUZ
Çeşitli yollarla elde edilen bir doğal kaynaktır. Kayatuzu olarak çıkartıldığı gibi, deniz suyundan ve açık işletme olarak Tuz gölünden de elde edilir. En fazla tuz üretimi İzmir'deki Çamaltı tuzlasında, deniz suyundan elde edilir. Çankırı, Erzurum, Kars, Nevşehir, Kırşehir, Yozgat ve Konya'da işletilmektedir.Türkiye, birçok madende zengin bir ülkedir. Bu madenlerden bazıları turistlik eşya yapımında önem taşır. Lületaşı (Eskişehir'de) ve oltutaşı (Erzurum'da) bu özellikte olanların en önemlileridir.

TAŞ KÖMÜRÜ (Maden kömürü):
Yurdumuzda tüketilen enerji kaynakları arasında taş kömürünün önemli bir yeri vardır. Ayrıca demir-çelik ve kimya sanayiilerinin önemli ham maddesidir. Başlıca taş kömürü yataklarımız; Zonguldak ve çevresindedir. Burası Türkiye'nin tek maden kömürü havzasıdır. Bir milyon tonu aşan rezervi vardır.

LİNYİT
Yaygın olarak hemen her bölgemizde çıkarılır. Ege bölgesi linyitleri oldukça kalitelidir. Manisa'da Soma, Kütahya'da Tavşanlı, Tunçbilek ve Değirmisaz, Amasya'da Çeltek ve Erzurum en önemli çıkarım yerleridir. Kahramanmaraş'ın Elbistan, Muğla'nın Yatağan linyitlerinin kalori değeri düşüktür. Bu nedenle termik santrallerde kullanılır.

PETROL
Günümüzde önemli bir enerji kaynağı olan petrol, aynı zamanda kimya sanayiinin de ham maddesidir. Yurdumuzdaki petrol yatakları fazla zengin değildir. Mevcut petrol yataklarımız daha çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Batman, Siirt ve Diyarbakır'dadır. Adıyaman, Şanlı Urfa ve Mardin'de de petrol yatakları vardır. Üretilen petrol, ihtiyacımızın çok az bir kısmını (1/7) karşılamaktadır. Geri kalan kısmını dışardan karşılamaktayız.

Yurdumuzda ham petrolün arıtılması için rafineriler kurulmuştur. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde üretilen ham petrolün bir kısmı Batman Rafinerisine, bir kısmı da Batman-İskenderun boru hattı ile Dörtyol'a gönderilmektedir. Buradan da tankerlerle Ataş, İzmir ve İzmit rafinerilerine taşınmaktadır. İskenderun Körfezi ile Kırıkkale arasındaki petrol boru hattı ile de Kırıkkale Rafinerisine ham petrol aktarılmaktadır. Ayrıca Türkiye-Irak boru hattı ile Irak petrollerinin bir kısmı Yumurtalık Limanı'na taşınmaktadır. Bu taşımacılıktan Ülkemiz önemli bir gelir sağlamaktadır. Azerbaycan petrolünün de yapılacak boru hattı ile İskenderun Körfezi'ne getirilmesi planlanmaktadır. Yurdumuzda petrol aramalarına hızla devam edilmektedir.

Türkiye'de su gücünden elde edilen elektrik enerjisi üretimi her geçen gün artmaktadır. Barajlara dayalı elektrik üreten pek çok hidroelektrik santralimiz vardır. Bunların başlıcaları; Atatürk, Karakaya, Keban, Hasan Uğurlu, Demirköprü, Hasan Polatkan, Oymapınar ve Hirfanh hidroelektrik santralleridir. Bunların yanında yapımı devam eden hidroelektrik santrallerimiz de vardır.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Fırat ve Dicle üzerinde 21 baraj, 17 hidroelektrik santrali yapımı öngörülmektedir. Bu proje ile elde edilecek hidroelektrik enerji, Türkiye'deki mevcut hidroelektrik enerjiden çok daha fazla olacaktır.

Ayrıca, Denizli yakınlarında Sarayköy'de yüksek sıcaklıktaki su buharından enerji elde edilmektedir. Bu tür enerjiye "Jeotermal enerji" denir. Birçok yerinde çeşitli sıcaklıkta termal kaynaklar bulunan yurdumuz, bu enerji kaynağı açısından da şanslı görülmektedir. Yine yurdumuzun çeşitli yerlerinde güneş enerjisinden ısı enerjisi olarak yararlanılmaktadır. Yurdumuzda doğal gazdan da faydalanılmaktadır. Bir miktar yerli üretimin yanı sıra Rusya Federasyonu'ndan borularla, Cezayir'den de deniz yolu ile doğal gaz getirilmektedir. Özellikle büyük kentlerimizde daha çok kışın ısınmada kullanılan doğal gaz, hava kirliliğini de büyük ölçüde önlemektedir.

HAYVANCILIK

Tarımın bir kolu olan hayvancılık ; ekonomik değeri olan hayvanların yetiştirilmesi, çeşitli şekillerde yararlanılması ve pazarlanması olayıdır. Kırsal kesimlerde hayvancılık tarımın sigortası durumundadır. İklimdeki karasızlıkların tarımı olumsuz yönde etkilemesinden dolayı. Tarım hayvancılık birbirini destekler. Örnek : Şeker fabrikaları çevresinde besi hayvancılığının gelişmesi.
Doğu Anadolu Bölgesinde iklim ve yer şekillerinin tarımsal faaliyetleri olumsuz etkilemesinden dolayı bölgede birinci ekonomik faaliyet hayvancılıktır.
Türkiye hayvan varlığı fazla olan bir ülkedir. Ancak hayvanlarımızın et, süt, yumurta, yapağı verimleri düşüktür.

HAYVANCILIĞIMIZI GELİŞTİRMEK İÇİN;

· Hayvan soyları iyileştirilmeli(ıslah edilmeli): Yerli ırklar et-süt verimi yüksek olan ırklarla melezleştirilmeli veya iyi cins hayvan ithal ederek sayısını artırmalıyız. İyi cins hayvan yetiştirmek amacıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalar başlatılmıştır. İyi cins hayvan yetiştiren çiftliklere hara denir. Örnek : Bursa-Karacabey, Eskişehir-Çifteler.
· Mera hayvancılığı yerine ahır hayvancılığı geliştirilmeli: Mera hayvancılığı otlaklarda yapılan hayvancılık şeklidir. Masrafsızdır. Ancak verim düşüktür. Bundan dolayı yem kullanımı fazla olan , fakat verimi yüksek olan ahır hayvancılığına önem verilmelidir.
· Otlaklar korunmalı: Otlaklarımız tarımda makinalaşma ile sürekli olarak daralmaktadır. Ayrıca otlaklarda aşırı otlatma sonucu otlaklar bozulmaktadır. Bu olumsuzluklar sonucunda hayvanlarımız yeterince beslenememektedir. Hayvancılığı geliştirmek için bu olumsuz durumlar önlenmeli.
· Yem üretimi artırılmalı.
· Erken kesim önlenmeli (süt kuzu-süt dana)
· Salgın hastalıklarla mücadele edilmeli
· Çiftçi eğitilmeli ve kredi desteği sağlanmalı.
*** Türkiye’de genelde mera hayvancılığı gelişmiştir. Bundan dolayı hayvancılımızın coğrafi dağılışında daha çok iklim etkilidir. Ayrıca et ve süt üretimi de iklimin etkisi altındadır.

HAYVANCILIĞIMIZIN COĞRAFİ DAĞILIŞI:

BÜYÜK BAŞ HAYVANCILIK: (Sığır, at, eşek, katır, deve)
· İNEK:Büyük baş hayvanlar içinde en fazla sığır(inek, öküz ,dana, manda) yetiştiriciliği vardır. Sığırlar içinde de en fazla inek yetiştirilmektedir. Bütün bölgelerimizde inek yetiştiriciliği vardır. Ama en fazla Karadeniz Bölgesinin kıyı kesimi ile Doğu Anadolu Bölgesinde Erzurum-Kars Bölümünde gelişmiştir. Karadeniz Bölgesinde gelişmesi yağışların fazla olmasından dolayı çayırların fazla olmasıdır. Erzurum-Kars bölümünde gelişmesi yaz yağışlarıyla oluşan gür ot ve çayırlıklardır. İnek yetiştiriciliği ayrıca şeker fabrikaları çevresinde de gelişmiştir. Ş.Pancarı küspesinin hayvan yemi olarak kullanılmasından dolayı.

· MANDA: Bol sulu bataklık ve göl kenarlarında beslenir. Yurdumuzda başta Karadeniz Bölgesi kıyı kesimi olmak üzere G.Marmara Bölümünde yetiştiriciliği yaygındır. Et kalitesi düşük olduğundan yetiştiriciliği fazla gelişmemiştir.
*** Büyük baş hayvancılık batı bölgelerimizde ahır hayvancılığı şeklinde gelişmiştir.

KÜÇÜK BAŞ HAYVANCILIK
1. KOYUN: Bozkırların hayvanıdır. Hafif dalgalı düzlüklerde iyi yetişir. Türkiye’nin iklim şartları genelde koyun yetiştiriciliğine elverişlidir. Düşük sıcaklık sebebiyle Doğu Anadolu Bölgesinin doğusunda yetiştiriciliği gelişmemiştir. Ayrıca Doğu Karadeniz Bölümünün kıyı kesiminde yüksek nem ve gür çayırlardan dolayı koyun yetiştirilmez. En fazla koyun yetiştiren bölgemiz İç Anadolu’dur. Bozkırların geniş alan kaplamasından dolayı. Doğu Anadolu Bölgesi (batısı) ve G.Doğu Anadolu Bölgeleri de koyun yetiştiriciliği gelişmiştir.

Koyun Türleri:
· Kıvırcık: Soğuğa dayanıklı değildir. Et verimi yüksektir. Marmara ve Ege Bölgelerinde yetiştirilir.
· Dağlıç: Ege ve İç Batı Anadolu’da yetiştirilir.
· Karaman: Ege, İç, Doğu ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde yetiştirilir.
· Sakız ve Merinos: G.Marmara Bölümünde yetiştirilir. Merinos yünü için yetiştirilmektedir.

2. KIL KEÇİSİ: Dağlık bölgelerin hayvanıdır. Ağaçların filizlerini yemek suretiyle beslenir. Ormanlara zarar verdiği için sayılarının azaltılması yoluna gidilmektedir. En fazla Akdeniz Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgelerinde yetiştirilir.

3. TİFTİK KEÇİSİ (Ankara Keçisi): Tiftiği için yetiştirilmektedir. Yurdumuzda Ankara- Konya çevresi ile G.Doğu Anadolu Bölgesinde Siirt çevresinde yetiştirilmektedir.

***Sağılan ve kesilen hayvan sayısı az; üretilen süt ve et miktarı fazla ise orada Büyük baş hayvancılık (inek yetiştiriciliği) gelişmiştir. Sağılan ve kesilen hayvan sayısı fazla iken ; üretilen et ve süt miktarı az ise Küçük baş hayvancılık gelişmiştir( Koyun yetiştiriciliği).


KÜMES HAYVANCILIĞI:( Tavuk , horoz, hindi, kaz, ördek)
Kümes hayvancılığı bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. Ama en fazla Marmara ve Ege Bölgelerinde gelişmiştir. İstanbul, İzmir, Manisa, Balıkesir, Ankara gibi büyük kentler çevresinde gelişmiştir.

ARICILIK: Bal, bal mumu, polen ,arı sütü elde etmek için arıcılık bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. En fazla Ege ve Doğu Anadolu Bölgelerinde gelişmiştir. Muğla, Manisa,İzmir, Balıkesir,Çanakkale, Ağrı, Erzurum, Hakkari, Rize (Anzer yöresinin balları çok ünlüdür.), Artvin, Ordu önemli bal üretim merkezlerimizdir.

İPEK BÖCEKÇİLİĞİ: İpek böceği yetiştirme ve kozasından ipek elde etme faaliyetidir.Dut yaprağı yemek suretiyle beslenir. En fazla G.Marmara’da gelişmiştir. Bursa, Balıkesir, Bilecik çevresinde çok gelişmiştir. İpekli dokumada ise Bursa-Gemlik-İstanbul gelişmiştir.

BALIKÇILIK: Yurdumuzun etrafı denizlerle çevrili, birçok akarsu ve tatlı su gölümüz olmasına rağmen balıkçılık gelişmemiştir.
Balıkçılığın Gelişmemesinin Sebepleri:
· Denizlerimizin balık bakımından zengin olmaması.
· Açık deniz (Okyanus) balıkçılığının yapılmayışı.
· Taşıma ve depolama imkanlarının yetersizliği.
· Zararlı avlanma yöntemlerinin uygulanması (dinamit patlatma, trol avcılığı gibi)
· Denizlerimizdeki kirlenmenin önlenememesi.
Türkiye’de Balık Üretiminin Denizlere Göre Dağılışı:
1. Karadeniz % 67
2. Ege Denizi % 13
3. Marmara Denizi % 11
4. Akdeniz % 9
***Bodrum kıyılarında sünger avcılığı gelişmiştir.
***Japonya ve Norveç’te balıkçılık çok gelişmiştir. Sebepleri : Okyanus akıntılarının karşılaşım alanında olması, iklim ve yer şekillerinin tarımı olumsuz yönde etkilemesidir.

Türkiye'de Tarımın Durumu

İnsanların toprağı işleyerek ekme ve dikme yoluyla ondan ürün elde etmesi faaliyetine tarım denir.

Türkiye Topraklarından Yaralanma Oranları:
Topraklarımızdan faydalanma oranı daha çok iklim ve yer şekilleri özelliklerine bağlıdır. Ülkemizde yüksek dağlık kesimler geniş alan kaplar. Dik yamaçlar çoktur. Buralarda topraktan faydalanma çok kısıtlıdır. Buna göre ülkemiz arazisinin % 36 ‘sı ekili-dikili alan, % 32’si çayır ve otlak, % 26‘sı orman ve % 6’sı diğer alanlar (yerleşim birimleri , tarıma elverişsiz .çıplak kayalıklar gibi) dır.
Not: Tarımdaki makinalaşmanın etkisiyle çayır ve otlakların alanı daralırken, tarım alanlarımız genişlemektedir.

Bölge Yüzölçümüne Göre Ekili Dikili Alanların Oranları:
1. Marmara Bölgesi: %30
2. İç Anadolu Bölgesi: %27
3. Ege Bölgesi: %24
4. G.Doğu Anadolu Bölgesi: %20
5. Akdeniz Bölgesi: %18
6. Karadeniz Bölgesi: %16
7. Doğu Anadolu Bölgesi: %10

Türkiye’de Tarımı Etkileyen Faktörler:
1. Sulama:
Türkiye tarımında en büyük sorun sulama sorunudur. Tarımda sulama ihtiyacının en fazla olduğu bölgemiz G.Doğu Anadolu Bölgesi iken , bu sorunun en az olduğu bölgemiz Karadeniz Bölgesidir.
Akarsularımızın derin vadilerden akması ve rejimlerinin düzensiz olmasından dolayı sulamada yeterince faydalanamıyoruz. Bunun için mutlaka akarsular üzerindeki baraj sayısı artırılmalıdır.
Sulama Sorunu Çözüldüğünde;
· Üretim artar.
· Nadas olayı ortadan kalkar.
· Tarımda iklime bağlılık büyük oranda azalır.
· Üretimde süreklilik sağlanır.
· Üretim dalgalanmaları önlenir.
· Yılda birden fazla ürün alınabilir. Bu konuda en şanslı bölgemiz Akdeniz, en şanssız bölgemiz Doğu Anadolu Bölgesidir.
· Daha önce sebze tarımı yapılmayan bir yerde sebze tarımı da yapılmaya başlanır.
· Tarım ürün çeşidi artar.
· Köyden Kente göçler azalır.

2.Gübreleme: Tarımda sulama sorunu çözüldükten sonra üretimi daha da artırmak için gübre kullanımı artırılmalıdır.
Ülkemizde hayvancılığın gelişmiş olması tabii gübre imkanını oluşturmaktadır. Ancak yurdumuzda tabii gübrenin yakacak olarak kullanılması bu olumlu durumu ortadan kaldırmaktadır. Ülkemizde üretilen suni gübre yeterli olmadığı için ithal (Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelerden) etmekteyiz. Bu da maliyeti artırdığından çiftçilerimiz yeterince gübre kullanamamaktadır.
Gübre ihtiyacı, tabii gübrenin yakacak olmaktan kurtarılması ve gübre fabrikalarının artırılması ile karşılanabilir.

3.Tohum Islahı: Sulama ve gübre sorunu çözüldükten sonra verimi daha da artırmak için kaliteli tohum kullanılmalıdır. Ülkemizde kalite tohum üretme konusunda devlet üretme çiftlikleri ve tohum ıslah istasyonları çalışmalar yapmaktadır. Ancak kaliteli tohum ithali devam etmektedir.

4.Makine Kullanımı: Ürünün zamanında ekimi, hasadı ve yüksek verim için makine kullanımı şarttır. Ancak makine kullanımı yurdumuzda yeterli ölçüde gelişmemiştir. Sebepleri:
· Makine kullanıma elverişsiz alanların varlığı,
· Makine kullanımının ekonomik olmadığı küçül alanların varlığı,
· İş gücünün bazı bölgelerde daha ucuz olması,
· Makine fiyatlarının çiftçinin alım gücünün üstünde olması

5.Zirai Mücadele: Tarımdaki hastalıkların, yabani otların ve haşerelerin meydana getireceği üretim düşüklüğünü önlemek için ilaçlı mücadele şarttır. Zirai mücadelede daha çok ilaç kullanılmaktadır.
6.Toprak Bakımı: Tarla yağışlardan önce sürülmeli , yabancı otlardan arındırılmalıdır. Erozyona karşı korunmalıdır.
7.Toprak Analizi: Toprak analizleri ile en iyi verim alınabilecek ürün belirlenir. Ayrıca toprağın ihtiyacı olan mineraller tespit edilerek kullanılacak gübre belirlenir.
8. Destekleme Alımı ve Pazar: Verimi etkilemez. Üretim miktarını etkiler. Çiftçi ürettiği malı pazarda zarar etmeden satabilmelidir. Çiftçinin elverişsiz piyasa şartlarından olumsuz etkilenmemesi için devlet bazı ürünlerde destekleme alımı yapmaktadır (Destekleme alımı:Devletin çiftçinin malını belirli bir taban fiyat üzerinden alması olayıdır.) Destekleme alımı yapılan ürünler: Pamuk, tütün, Ş.Pancarı, buğday,çay, fındık, K.Üzüm, K.İncir, K.Kayısı, Haşhaş gibi dayanıklı ve sanayiye dayalı ürünlerdir.
***Destekleme alımı yapılan ürünlerin üretiminde dalgalanmalar az olur ve fiyatı sürekli artar.
9. Çiftçi eğitilmeli ve kredi desteği sağlanmalıdır.

TARIM ÜRÜNLERİ

TAHILLAR

· BUĞDAY: İlk yetişme döneminde (ilkbaharda) yağış ister. Olgunlaşma ve hasat döneminde kuraklık gerekir. Bu özelliğinden dolayı Karadeniz kıyılarında tarımı yapılamaz. Ayrıca düşük sıcaklılardan dolayı Doğu Anadolu Bölgesinin yüksek yerlerinde tarımı yapılamaz. Bunların dışında bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir.
Buğday üretimi iklimdeki karasızlıktan dolayı bazı yıllar artarken, bazı yıllar düşer. Üretimin en fazla olduğu bölgemiz İç Anadolu Bölgesidir(%31). İl olarak en fazla Konya,Ankara ve Adana’dır

· ARPA: Soğuğa ve sıcağa dayanıklıdır. Bundan dolayı buğdayın yetişebildiği her yerde yetişir. Ayrıca düşük sıcaklıktan dolayı buğdayın yetişemediği Doğu Anadolu’nun yüksek yerlerinde de tarımı yapılabilir. Üretim en fazla İç Anadolu Bölgesinde gerçekleşir.

· MISIR: Yetişme döneminde bol su ister. Bundan dolayı yurdumuzda sulama imkanı olan bütün her yerde tarımı yapılabilir. Yağ elde edilmeye başlandıktan sonra tarımı Akdeniz Bölgesinde hızla gelişmiştir. Bugün mısır üretimimizin yarısına yakını Akdeniz Bölgesinden elde edilir (Adana çevresi başta gelir). Üretimde 2. bölge Karadeniz Bölgesidir (Buğdayın yerine tarımı yapılmaktadır.) Bölge halkının temel besin maddesi olduğundan ticarette değeri yoktur.

· ÇELTİK (PİRİNÇ): Çeltik ilk çimlenme döneminde bol su ister. Hasat döneminde kuraklık gerekir. Yurdumuzun sıcaklık şartları çeltik tarımına elverişlidir. Fakat su sorunu vardır. Bu sebeple tarımı akarsu kenarlarında gelişmiştir. Çeltik tarım alanlarında sivrisinek çok geliştiğinden ekim alanları devletin kontrolündedir (yerleşim birimleri çevresinde tarımına müsaade edilmemektedir.
Üretimde en büyük paya sahip bölgemiz Karadeniz Bölgesidir. Başta Batı Karadeniz Bölümü gelir (Kastamonu, Sinop, Bolu, Düzce çevresi). Bölgede ayrıca Samsun, Amasya, Tokat , Çorum çevrelerinde de tarımı yapılır.
Üretimde ikinci bölge Marmara Bölgesidir. Başta Edirne olmak üzere, Tekirdağ, Kırklareli, Sakarya, Balıkesir, Bursa çevresinde tarımı gelişmiştir.
Akdeniz bölgesinde Amik ovası önemli çeltik ekim alanıdır.
Üretimimiz yeterli olmadığından ithal etmekteyiz.

· ÇAVDAR: Serin yayla iklimi ister. En fazla tarımı İç Anadolu Bölgesinde gelişmiştir.

BAKLAGİLLER

· NOHUT:
İlk yetişme döneminde yağış ister. Hasat döneminde kuraklık gerekir. Yurdumuz iklim şartları genelde nohut tarımına elverişlidir. En fazla tarımı İç Anadolu Bölgesinde yapılmaktadır.

· MERCİMEK: Kuraklığa dayanıklı olduğu için en fazla tarımı G. Doğu Anadolu Bölgesinde gelişmiştir. Mercimek üretimimizin yarıdan fazlası bu bölgeden karşılanır (kırmızı mercimek). Üretimde ikinci bölgemiz İç Anadolu Bölgesidir(yeşil mercimek).

· FASULYE: Yurdumuzda sulama imkanı olan her yerde tarımı yapılabilir.

SANAYİ BİTKİLERİ

· TÜTÜN:
Kıraç arazilerde yetişebilir. İlk yetişme döneminde su ister. Daha sonra mutlaka kuraklık olmalı. Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. Ancak kaliteli tütün yetiştirilmesi amacıyla ekim alanları devlet tarafından sınırlandırılmıştır.
Üretimde 1. Ege Bölgesidir ( Manisa, İzmir, Aydın, Muğla, Denizli ve Uşak çevresi). 2. G.Doğu Anadolu Bölgesi
3.Karadeniz Bölgesidir.

· ŞEKER PANCARI :Yurdumuzda tarımı 1925 yılında Uşak’ta başlamıştır (ilk fabrika Uşak’ta 1926 yılında kuruldu). Bugün fabrikaların kurulduğu her yerde tarımı yapılmaktadır. Belirli iklim ve toprak isteği yoktur. Sulama imkanı olan her yerde tarımı yapılabilir. Üretimde 1. İç Anadolu Bölgesidir.
**Ş.pancarı tarladan söküldükten sonra kısa bir süre sonra işlenmesi gerektiğinden tarımı fabrikalar çevresinde yapılır. Ayrıca pancar küspesi hayvan yemi olarak kullanıldığı için buralarda besi hayvancılığı da gelişmiştir.
***Kıyı bölgelerimizde tarımı yapılmaz. Sebebi buralarda daha fazla gelir getiren ürünlere öncelik verilmesidir.

· PAMUK: Alüvyal toprakları sever. Ayrıca yüksek sıcaklığa ihtiyaç duyar. Yetişme döneminde bol su, hasat döneminde kuraklık gerekir. Üretimde 1.Ege Bölgesi (kıyıdaki bütün çöküntü ovalarında),
2.Akdeniz Bölgesi (başta Adana olmak üzere Hatay, İçel, Antalya Çevresi),
3. G.Doğu Anadolu Bölgesidir. Ayrıca Doğu Anadolu Bölgesinde etrafı dağlarla çevrili çukur alanlarda tarımı yapılır(Iğdır, Malatya).

· ÇAY: Tropikal iklim bitkisidir. Bol ve düzenli yağış ister. Bulutlu gün sayısı fazla olmalıdır. Kışlar ılık geçmelidir. Yurdumuzda en iyi yetişme şartlarını Doğu Karadeniz Bölümünde bulmuştur. Bugün Rize başta olmak üzere Ordu’dan Gürcistan sınırına kadar olan kıyı kesimde tarımı yapılmaktadır. Yurdumuzda çay tarımı Cumhuriyetin ilanından sonra başlamıştır (1924). Çay tarımının tamamı Karadeniz bölgesindedir.

· HAŞHAŞ: Doğu Karadeniz kıyıları hariç bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. Ancak uyuşturucu elde edildiği için üretimi devlet kontrolündedir. Bugün başta Afyon olmak üzere Kütahya, Uşak, Denizli, Burdur, Isparta, Konya çevresinde tarımı yapılır. Gıda sanayisinde ve tıpta narkoz yapımında kullanılır.
· KETEN KENEVİR: Lifleri dokuma sanayisinde , ip ve halat yapımında kullanılır. Yurdumuz üretiminin tamamına yakınını Karadeniz Bölgesinde Batı Karadeniz Bölümü karşılar( Kastamonu başta gelir) . Kenevirden uyuşturucu elde edildiğinden üretimi devlet kontrolündedir.

YAĞ BİTKİLERİ

· AYÇİÇEĞİ: İlk yetişme döneminde su , hasat döneminde kuraklık ister. Bundan dolayı Doğu Karadeniz kıyıları hariç bütün bölgelerimizde sulama ile tarımı yapılır. Üretimde 1. Marmara Bölgesi (Ergene Bölümü- %74). 2. Karadeniz Bölgesi (Orta Karadeniz) 3. İç Anadolu Bölgesi’dir.

· ZEYTİN: Akdeniz iklim bitkisidir. Ancak Akdeniz Bölgesinde tarımı fazla gelişmemiştir. Daha fazla gelir getiren ürünlere öncelik tanınmasından dolayı. Bugün üretimde 1. Ege Bölgesi (Kıyı Ege Bölümündeki ova ve kenarlarında- Manisa, Aydın, İzmir, Muğla , Denizli çevresi). 2. Marmara Bölgesi-Güney Marmara kıyıları (en kaliteli sofralık zeytin bu bölgeden Gemlik çevresinden elde edilir). 3. Akdeniz Bölgesi (Antalya çevresi en fazla).
Ayrıca Doğu Karadeniz’de Çoruh vadi oluğunda (Artvin) ve G:Doğu Anadolu Bölgesi’nde G.Antep çevresinde tarımı yapılır.
Zeytinin devirli üretim özelliğinden dolayı; üretim bir yıl fazla , bir yıl azdır.

· SOYA FASULYESİ: Önceleri daha çok Doğu Karadeniz’de Ordu-Giresun çevresinde tarımı yapılırdı. 1982 yılından sonra yağ sanayisinde kullanılmaya başlanılınca tarımı Akdeniz Bölgesinde hızla gelişmiştir. Kısa sürede geliştiği için bölgede ikinci ürün olarak yetiştirilir. Adana başta olmak üzere İçel, Hatay çevresinde tarımı gelişmiştir. Türkiye üretiminin %90 ‘ını Akdeniz Bölgesi karşılar.

· YER FISTIĞI : Akdeniz iklim şartlarında iyi yetişmektedir. En fazla tarımı bu bölgede Adana çevresinde gelişmiştir(%91). Ayrıca G.Doğu Anadolu Bölgesinin batısında, Ege Bölgesi’nde Muğla , Aydın çevresi, G. Marmara Bölümü’nde Balıkesir, Çanakkale çevresinde tarımı yapılır. Çerez olarak tüketildiği gibi yağ da elde edilir.

· SUSAM: Sıcak iklim bitkisidir. Yurdumuzda başta Ege Bölgesi olmak üzere G.Doğu Anadolu Bölgesi, Akdeniz ve Marmara Bölgelerinde tarımı yapılır.

MEYVECİLİK

· ÜZÜM: Kışın –4oºC ye kadar dayanabilir. Bundan dolayı meyveler içinde yetişme alanı en geniş olanıdır. Üzüm üretiminde başta Ege Bölgesi ( Manisa, İzmir, Denizli ) gelir. 2. G.Doğu Anadolu Bölgesidir.
3. İç Anadolu Bölgesidir. Dünya kuru üzüm üretimde birinciyiz ve ihracat yapmaktayız.

· ELMA: Üzümden sonra yetişme alanı en geniş olan meyvedir. Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. Niğde, Nevşehir, Amasya, Tokat, Kastamonu, Bursa, Burdur, Isparta, Antalya önemli elma üretim merkezlerimizdir.

· İNCİR: Akdeniz iklim bitkisidir. Kış ılıklığı ister ve yaz kuraklığı ister. En fazla tarımı Ege Bölgesi’nde gelişmiştir (Başta Aydın gelir.) Üretimin %80 i bu bölgeden karşılanır. Ayrıca Akdeniz Bölgesi, G. Marmara ve G.Doğu Anadolu Bölgesinin batısı ile Karadeniz kıyılarında (D: Karadeniz kıyıları hariç) tarımı yapılabilir. Türkiye Dünya kuru incir üretiminde ilk sırada yer alır ve önemli ihracat ürünümüzdür.

· FINDIK : Anavatanı Türkiye’dir. En iyi yetişme şartları Karadeniz iklim bölgesidir. Yurdumuz üretiminin %90 ‘ını Karadeniz bölgesi karşılar. En fazla Ordu- Giresun olmak üzere Karadeniz kıyılarında tarımı yapılmaktadır. Ayrıca Marmara Bölgesinde Sakarya çevresinde tarımı yapılır. Türkiye dünya fındık üretiminde ve ihracatında ilk sırada yer alır (%60-70).

· ANTEP FISTIĞI: En iyi yetişme şartlarını G.Doğu Anadolu Bölgesinde bulmuştur (% 90). Başta G.Antep ve Ş.Urfa gelir. Ayrıca Akdeniz ve Ege Bölgelerinde çitlembik ağaçlarının aşılanması ile de tarımı yapılabilmektedir. Önemli ihracat ürünümüzdür.

· TURUNÇGİLLER(Narenciye):
(Portakal , mandalina, limon , greyfurt ve turunç)
Tropikal iklim bitkisidir. Yurdumuzda tarımı en fazla Akdeniz Bölgesinde gelişmiştir (%88) . Antalya başta olmak üzere bütün Akdeniz kıyılarında tarımı yapılabilmektedir. Ayrıca Ege Bölgesinde İzmir’e kadar olan güney kıyılarında, G.Marmara Bölümünün soğuktan korunmuş kıyılarında, Doğu Karadeniz Bölümünde Rize çevresinde ve G.Doğu Anadolu Bölgesinin batısında tarımı yapılmaktadır.
*** Ege Bölgesinde kıyıdan 200 km içerilere kadar tarımı yapılabilmektedir. Sebebi bölgede dağların kıyıya dik uzanması sonucu deniz etkisinin iç kesimlere kadar sokulabilmesidir.
*** Doğu Karadeniz Bölümünde yetiştirilebilmesi kış ılıklığı ile ilgilidir.

· MUZ: Tropikal iklim bitkisidir. Yurdumuzda Akdeniz Kıyılarında tarımı yapılabilmektedir. Bugün tarımı daha çok Alanya – Anamur arasında gelişmiştir.

· KAYISI: Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. En fazla tarımı D.Anadolu Bölgesi’nde Malatya-Elazığ çevresinde gelişmiştir.
· BADEM : Kıraç arazilerde yetişebilmektedir. Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilmektedir. En fazla İç Anadolu Bölgesinde Niğde –Nevşehir çevresinde gelişmiştir.

SEBZECİLİK: Sebzeler çok fazla su isterler. Yurdumuzda sebze yetiştiriciliği en fazla Akdeniz Bölgesinde gelişmiştir. Bu bölgeyi Ege ve Marmara Bölgeleri takip eder. En az geliştiği bölgemiz D.Anadolu bölgesidir. Sebebi yaz mevsiminin çok kısa sürmesidir. Ayrıca İç Anadolu Bölgesinde de sulama yetersizliğinden dolayı sebze tarımı gelişmemiştir.
*** Sebze tarımı seracılık faaliyetleri ile Akdeniz ve Ege Bölgelerinde bütün yıl yapılabilmektedir. Seracılığın buralarda gelişme sebepleri; kışların ılık geçmesi ve güneşli gün sayısının fazla olmasıdır.

YUMRULU BİTKİLER
· PATATES:
Alüvyal ve kumlu topraklarda iyi yetişir. Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. En fazla tarımı İç Anadolu Bölgesinde gelişmiştir( Nevşehir). Ayrıca Ödemiş-İzmir, Sakarya, Trabzon, Erzurum diğer önemli patates üretim merkezlerimizdir.
· SOĞAN-SARMISAK: Bütün bölgelerimizde tarımı yapılabilir. Bursa –Karacabey önemli soğan üretim merkezi iken Kastamonu da sarmısakta önemli merkezimizdir.

İTHAL ETTİĞİMİZ TARIM ÜRÜNLERİ:
Pirinç, kahve , kakao, muz, kivi, ananas, hindistan cevizi, hurmadır.

ÖNEMLİ İHRACAT ÜRÜNLERİMİZ:
Fındık, Antep fıstığı, pamuk , tütün, K.Üzüm, K.İncir, K.Kayısı, haşhaş gibi.

TÜRKİYE'NİN GÖL VE BARAJLARI

Yurdumuzda irili ufaklı pek çok göl vardır. Şimdi bunlara barajlar kurarak elde ettiğimiz baraj gölleri de eklenmiştir.

Marmara Bölgesinde; Sapanca, İznik, Ulubat, Manyas, Terkos, Çekmece gölleri vardır.

İç Anadolu'da; Tuz gölü, Akşehir gölü bulunur.

Akdeniz'deki Göller yöresinde; Beyşehir, Eğridir, Burdur gölleri bulunmaktadır.

Doğu Anadolu'da; Van Gölü, Tortum Gölü, Çırdır Gölü en önemlilerindendir. Van Gölü üzerinde gemi taşımacılığı da yapılır.

Kızılırmak üzerinde; Hirfanlı Barajı

Yeşilırmak üzerinde; Almus, Hasan ve Suat Uğurlu Barajları

Sakarya üzerinde; Sarıyar, Çubuk, Kurtboğazı, Gökçekaya barajları

Gediz üzerinde; Demirköprü Barajı

Büyük Menderes üzerinde; Kemer Barajı

Ceyhan üzerinde;Aslantaş Barajı

Seyhan üzerinde; Seyhan Barajı

Fırat üzerinde; Keban, Atatürk, Karakaya Barajları

Dicle üzerinde; Kral Kızı Barajı.

TÜRKİYE'NİN DENİZLERİ

Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye'nin deniz sınırları, ülkeyi yalnızca yakın bölgelerle değil, bütün dünya ile komşu haline getirir. bu uzun kıyılar ve kıtalararası köprü niteliği nedeniyle ülke, büyük ticaret ve göç yollarının merkezi olmuştur.

Kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege Denizi, Anadolu ve Trakya toprakları arasında güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı yer alır. Bunlardan Akdeniz Cebelitarık Boğazı ile Atlas Okyanusuna, Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz, Umman Denizi ve Hint Okyanusuna bağlanır.

Karadeniz, az girintili çıkıntılı kıyılara sahiptir. Burada dağlar kıyıya paralel uzanır. Doğal olarak Sinop ve Zonguldak limanları vardır. Diğer kıyı şehirlerinde limanlar yapılmıştır. Tuzluluk derecesi binde 18 kadardır.

Marmara bir iç denizdir. İstanbul Boğazı ile Karadeniz'e Çanakkale Boğazı ile Ege Deniz'ine açılır. İstanbul Boğazı'nın uzunluğu 31-33 km olup en dar yeri 700 metre kadardır.

Çanakkale Boğazı ise 65-68 km uzunluğundadır. En dar yeri 1300 metredir.

Ege Denizinin kıyıları çok girintili çıkıntılıdır. Limanlar, körfezler, koylar, yarımadalar, adalar pek çoktur. burada Batı Anadolu Dağları kıyılara dik olarak indiği için aralardaki çukur alanlara deniz sokulmuştur. Ege Denizi'ndeki İmroz ve Bozca'da bize ait olup diğer adalar komşumuz Yunanistan'a aittir.

Yurdumuzun en tuzlu denizi binde 38 ile Akdeniz'dir. Akdeniz kıyılarında Toros Sıra dağları, kıyıya paralel uzanır. Bu nedenle kıyı pek girintili çıkıntılı değildir. Antalya, Mersin, İskenderun en önemli körfezlerdir.

TÜRKİYE’NİN DAĞLARI

Türkiye’de dağlar çok geniş bir alan kaplar. Dağ; çevresine göre 500m. Ve daha yüksek kabarıklıklardır. Bazıları tek bulunurken bazıları da sıradağlar şeklindedir.

Oluşumlarına göre dağlar ikiye ayrılır.

1-Orojenik Hareketlerle Oluşan Dağlar:

Orojenez dağ oluşumu demektir. Yan basınçla sıkışan yerkabuğu plakaları kıvrılarak yada kırılarak engebe kazanır ve sıradağlar oluşur. Ülkemizde orojenez iki şekilde görülür. A) Kıvrılma ile B) Kırılma ile

a) Kıvrım Dağları: Orojenez sonucu esnek tabakalar kıvrılarak yükselir ve sıradağlar oluşturur. Ülkemizdeki dağlar Alp-Himalaya orojenezi sonucu oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları bu şekilde oluşmuştur.

Kıvrılma sonucu yüksekte kalan kubbemsi kısımlara Antiklinal, alçakta kalan çanaksı yapıya ise Senklinal denir. Bu oluşumda da bazen kırılmalar dolayısıyla senklinaller boyunca fay hatları oluşabilir. Ülkemizi K.Anadolu

b) Kırık Dağları: Orojenez sonucu sert tabakalar kıvrılmaz kırılır. Böylece yükselen kısımlar (Horst) sıradağları oluştururken, Alçalan kısımlar Çöküntü ovalarını (Graben) oluştururlar. Horst ve Grabenler arasında ise kırıklar (Fay Hatları) bulunur. Bu yüzden buralar hem deprem alanlarıdır hem de kaplıca kaynaklarının sık görüldüğü yerlerdir. Ege bölgesinde kıyıya dik uzanan dağlar bu şekilde oluşmuşlardır.

2- Volkanizma ile Oluşan Dağlar:

Yerin derinliklerindeki mağmanın yerkabuğunun zayıf ve çatlak kısımlarından yer üstüne çıkmasıyla oluşan genelde tek dağlardan ibaret olan dağlardır.

Not: Volkanik sahalar mineralce zengindir. O yüzden tarım arazileri de çok verimlidir. Ayrıca maden bakımından da zengin alanlardır.

Türkiyedeki volkanik dağlar;

Marmara Bölgesi : Uludağ image005.gif (5857 bytes)

G.Doğu Anadolu Bölgesi : Karacadağ

Karadeniz Bölgesi : Köroğlu Dağları

Akdeniz Bölgesi : Hassa Bölgesi (Hatay)

Ege Bölgesi : Kula Tepeleri (En genç)

Doğu Anadolu Bölgesi : Ağrı ,Tendürek, Nemrut, Süphan Dağları

İç Anadolu Bölgesi : Erciyes, Melendiz, Hasandağ, Karadağ, Karacadağ.

TÜRKİYE'DEKİ DAĞLARIN DAĞILIŞI

Kuzey Anadolu Dağları: Karadeniz kıyısı boyunca uzanan sıradağların kapladığı alana Kuzey Anadolu Dağları denir. Doğuda Rize Dağları (Kaçkar Tepesi 3937m) ortada Canik dağları, batıda İsfendiyar Dağları vardır. 2.sırada yçne doğudan, Mescid, Kop, Ilgaz ve Köroğlu dağları bulunur. Alp-Himalaya sisteminin kuzey kanadını oluşturur. Kocaeli Yarımadasından Gürcistan’a kadar uzanır. Bu uzanış boyunca dağlar Batı Karadeniz’de yükselir Orta Karadeniz’de 1000m. lere alçalır D.Karadeniz’de ise tekrar yükselerek 3000 m. nin üstüne çıkar.

image006.gif (28911 bytes)

K.Anadolu Dağları kıyıya paralel uzanırlar. Bu yüzden bol yağış alan kıyı kesimde fındık, çay gibi mono kültür ürünler yetiştirilir. Ayrıca ormanlarında sık olmasını sağlar.

Güney Anadolu Dağları: Alp sisteminin güney koludur. Toros Dağları da denir. Girit ve Rodos Adalarından başlar İran’a kadar uzanır. Batı, Orta ve Güneydoğu Toroslar olarak üç bölüme ayrılırlar. Batı Toroslar Antalya Körfezi'nin iki yanında uzanırlar. Göller Bölgesi'ni içine alırlar. Orta Toroslar ise Adana yöresini batı, kuzey ve doğudan çevirirler. Güneydoğu Toroslar da İskenderun Körfezi'nden başlar bir yay çizerek Van Gölü'nün güneyinden Hakkari'ye ulaşırlar. Bu dağlar özellikle Taşeli Yarımadası karstik arazilerden oluşmuştur. Bir sürü karstik şekle rastlanır.

image007.gif (18795 bytes)

Batı Anadolu Dağları: Kıyılarda ve iç batı kısımda olarak iki bölümde ele alabiliriz. Madra, Yunt, Aydın, Menteşe dağları kıyıda, Türkmen ve Emir dağları, Murat Dağ iç kısımlardadır. Marmara Bölgesi'nde dağlar azdır. Daha çok verimli ovalar vardır. Kaz dağları, Uludağ, Yıldız dağları ve Tekirdağ en bilinenleridir.

Kırıklı yapıda olduklarından horstlar şeklinde oluşmuşlardır. Aralarında ise Grabenler yani çöküntü ovaları uzanır. Denize dik uzandıkları için;

· İç kısımlara ulaşımı zorlaştırmazlar.

· Kıyıların çok girintili çıkıntılı olmasını sağlamıştır.

· İklimin iç kısımlara kadar girebilmesini sağlamış. Bu da tarımı olumlu etkilemiştir.

BAF.gif (4170 bytes)

İç Anadolu Dağları: İç kısımlar daha çok yüksek yaylalarla çevrilidir. Burada tek dağlar, volkanlar ve yüksek ovalar vardır.

Elmadağ, Akdağlar, Tecer, Erciyas, Karacadağ, en belli başlılarıdır. Cihanbeyli, Bozok, Obruk, Uzunyayla İç Anadolu'nun büyük platolarıdır.

Doğu Anadolu Dağları:Burası yurdumuzun en yüksek ve engebeli bölgesidir. ortalama yükseklik 2000 metreyi geçer. Tekdağlar, sıradağlar, sönmüş volkanlar ve yüksek ovalar vardır.

Munzur Dağları, Palandöken ve Bingöl Dağları, allahüekber dağları, Erzurum-Kars platosu bölgeyi kaplar. Türkiye'nin en yüksek dağı olan Ağrı ve Küçük Ağrı buradadır. Yükseklikleri 5137-5165 metreyi bulur. Tendürek, Süphan Nemrut ünlü sönmüş volkanlardır.

Dağların Ekonomiye Etkileri

Olumlu Etkileri

  • Kıyı kesimleri iç bölgelerden ayırarak kıyıların yağışlı iç kısımları karasal olmasını sağlamış Bu durum mevsim çeşitliliğine neden olmuştur. Bu durumda tarımsal ürün çeşitliliğine imkan sağlar.

  • K.A.D.’da gür ormanlar oluşmuştur.

  • Dağlar akarsuların su deposudur.

  • Yaban hayatının yaşama alanlarıdır.

  • Yer altı kaynaklarının temel depo alanlarıdır.

  • Avcılık,Dağ Sporları ve Kış Turizmine imkan sağlarlar.

  • Yaylacılık faaliyetleri ile hayvancılığı destekler.

Olumsuz Etkileri

  • Ulaşımı zorlaştırır. Yol yapım maliyetlerini arttırır.

  • Heyelanların fazla olduğu yerlerde can ve mal kayıplarına neden olurlar.

  • Tarım ve Yerleşme alanlarının sınırlanmasına neden olur

TÜRKİYE'NİN İKLİMİ

Yurdumuz kuzey yarım küredeki ılıman iklim kuşağındadır. genelde dört mevsim vardır. Ancak denizlerin ve dağların etkisiyle iklim her yörede aynı geçmez.

Türkiye'de başlıca üç iklim tipi görülür:

1-AKDENİZ İKLİMİ : Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve bol yağışlıdır. en çok yağış kış mevsiminde görülür. Doğal bitki örtüsü makiler ve çam ormanlarıdır. Makiler her mevsim yeşil kalan bodur bitkileridir. Keçiboynuzu, mersin, böğürtlen, delice, bodur meşe, defne, bodur ardıç... gibi çeşitleri vardır. Yurdumuzun Güney Marmara, Kıyı Ege ve Akdeniz bölgelerinde bu iklim hüküm sürer.

2-KARADENİZ İKLİMİ : Her mevsimi yağışlı ılıman bir iklimdir. yazları serin, kışları ılık geçer. en çok yağmurlar sonbaharda yağar. Doğu Karadeniz bölümü ülkenin en yağmurlu yöresidir. Yurdumuzun en ormanlık alanı bu bölgedir.

3-KARA İKLİMİ (Karasal İklim) : Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Yağmurlar en çok ilkbaharda yağar. İç Anadolu'da, az yağışlı, kışları soğuk yazları sıcak bir kara iklimi vardır. Buralarda ilkbaharlar çok güzel olur.

Doğu Anadolu'daki kara ikliminde kışlar çok sert ve uzun geçer. yurdumuzun en soğuk yöresi Erzurum-Kars civarıdır. Kışın ısı eksi 45-47 derece olur. 7-8 ay kış yaşanır.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ise yazları çok sıcak geçen bir kara iklimi vardır. Yağışları çok azdır. Urfa, Mardin, Diyarbakır yöresinde yazın sıcaklığın 45 dereceye çıktığı olur. kara ikliminde yağışlar az olduğundan toprak bozkır durumundadır. Bahar yağmurlarıyla yeşeren yamaçlarda renk renk çiçekler açar. Bodur yeşillikler görülür. Yaz kuraklığında hepsi kurur. Ağaçlar daha çok akarsu boylarındadır.

Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklık dağılışına baktığımızda ;

- En sıcak Yerler: YAZ → G.D.ANADOLU (Nedeni; nem farklılığı)
KIŞ → AKDENİZ’dir.

- En Soğuk Yerler: YAZ-KIŞ K.D.ANADOLU’dur. (Erzurum, Kars,A ğrı)
- En fazla Sıcaklık Farkı: K.D.ANADOLU (30°C)
- En Az ise: D.KARADENİZ’dir. (15°c)

Ortalama Sıcaklık Dağılışı:
- Kıyılar iç kesimlere göre daha sıcaktır. Kıyılarda sıcaklığın dağılışı enleme göre (güneyden kuzeye doğru azalır) paralellik gösterir.
- İç kesimlerde ise sıcaklık yükseltiye göre (batıdan doğuya doru azalır) paralellik gösterir.

Kış Sıcaklık Dağılışı: Kışın iç ve doğu kesimler kuzeyden gelen hava kütlelerinin etkisiyle çok soğur. Akdeniz bölgesi ise enlem faktörü sayesinde daha sıcaktır. Kuzey kıyılara gidildikçe bu sıcaklık azalır ama D.Karadeniz’de föhn rüzgarlarının etkisi ve Gürcistan’daki Kafkas dağlarının Sibirya’dan gelen soğuk havayı engellemesiyle kış sıcaklığı Marmara’dan daha yüksektir.



Yaz Sıcaklık Dağılışı: Yazın Güneydoğu Anadolu enlemin etkisinin yanı sıra Afrika’dan gelen çöl rüzgarlarıyla kavrulur. Yüksekliğin etkisiyle Kuzeydoğu Anadolu yazın en serin yerdir. Kıyı kesimlerde de yazın nemlilik sayesinde aşırı sıcaklar olmaz.

Türkiye’de Don Olayları ve Önemi: Don olayları da kıyıdan iç kesimlere ve batıdan doğuya gidildikçe artar. Bu olayı tarım yerleşme ve ulaşım gibi etkinlikleri çok etkiler. Özellikle mevsim normali dışındaki donlar ve dona alışkın olmayan Akdeniz bölgesi tarım ürünleri büyük zarar görür. Yollarda kazalara ve trenlerin raydan çıkmasına neden olur. Kışın görülen donlar bahar aylarındaki kadar zararlı olmaz. Çünkü karla kaplı tarım alanları dondan korunmuş olur.

Türkiye’de Yağış Çeşitleri ve Önemi

YAĞMUR: İkiye ayrılır. Küçük taneli ve yavaş yağana ÇİSELİ, iri taneli ve hızlı yağana SAĞANAK yağış denir. Çiseli yağmur daha zararsızdır. Ancak sağanak yağışlarla toprak fazla yağışı hemen ememez ve sellere, dolayısıyla erozyona neden olur. Tarımsal alanların, hidroelektrik santrallerinin su ihtiyacı, kurak bölgelerin içme ve sulama suyu, meraların yeşerebilmesi (hayvancılık açısından) yağmurların etkisiyle olur. Buda insan hayatı için çok önemlidir.

KAR: Kar aşırı yağmadıkça tarımsal ürünlere zarar vermez hatta onları dondan korur. Yavaş yavaş eriyerek erozyona sebep olmaz, toprağın su ihtiyacını karşılar yeraltı sularını besler. Ancak aşırı olanı ulaşımı etkiler. Karın yerde kalma süresi B ’dan D ’ya doğru artar.

DOLU: Zararlı etkileri fazla olan bir yağış çeşididir. Yere düşünce çabuk erir ve sellere yol açar, tarım ürünlerine ve hatta eşyalara zarar verir.

Bol Yağışlı Yerler (+1000 mm) Kurak Yerler (-500 mm)
-D.Karadeniz
-B.Karadeniz
-G.D.ve Orta Toroslar
-D. Ve İç Anadolu’daki yüksek yerler
-Iğdır ovası
-Konya Ovası
-Tuz Gölü Çevresi
-G.D.Anadolu’nun güneyi
-D.Anadolu’daki çukur ovalar.

SİS: Kara, Kıyı Yamaç(orografik) ve cephe sisleri gibi çeşitleri vardır. Görüş mesafesi 1 km’den az olduğunda meteorolojik anlamda o gün sisli gün sayılır. En fazla sisli gün sayısı İç Anadolu’dadır. Akdeniz kıyı kesiminde ise sis neredeyse hiç görülmez. Ulaşımı olumsuz etkiler.

Türkiye’de Yağışın Dağılışı

Türkiye’de genel olarak kıyı kesimler ve yüksek dağ yamaçları bol yağışlı denize kapalı iç kesimler ve çukur yerler az yağışlıdır. Buna göre;

YURDUMUZDA NÜFUSU

a. Genel nüfus sayımları ve yararları

Yurdumuzun nüfusunu belirlemek amacı ile belli aralıklarla nüfus sayımları yapılmaktadır. Çünkü bir ülkeyi yaşatan, koruyan ve yücelten en önemli unsur, insandır. Ülkelerin ekonomilerinin gelişmesinde yalnız doğal zenginliklerin bulunması yeterli değildir. Bunları işletecek insanın varlığı da çok önemlidir. Ülkelerin askeri ve siyasi gücü de insan unsuruna bağlıdır. Bu bakımdan bir ülkede yaşayan insan sayısının bilinmesi gerekir. Bu amaçla dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, yurdumuzda da belirli aralıklarla nüfus sayımlan yapılmaktadır.

Yurdumuzda, düzenli nüfus sayımlan cumhuriyetin ilanından sonra yapılmaya başlanmıştır. Bunlardan ilki 1927'de, ikincisi 1935'te yapılmıştır. Bu sayımlar, 1990 yılına kadar her beş yılda bir tekrarlanmıştır. 1990 yılından sonra nüfus sayımlarının on yılda bir yapılması kararı alınmıştır. Ancak ülke ihtiyaçları nedeniyle 30 Kasım 1997'de bir nüfus sayımı daha yapılmıştır. Bu sayım, bundan önce yapılan nüfus sayımlarından farklı bir özellik taşımaktadır. Bu sayımla yalnızca ülkedeki insan sayısı belirlenmek istenmiştir. Bundan sonraki nüfus sayımları, daha önceden planlanmış olduğu gibi on yılda bir yapılacaktır. Ülkemizde en son yapılan genel nüfus sayımı 2000 yılında gerçekleşmiştir.

Genel nüfus sayımları ile ülkemizde yaşayan insan sayısı belirlenir. Ayrıca, bu sayımlarla ülkemizin nüfus yoğunluğu, nüfusumuzun yaş ve cinsiyet durumu, okuryazar olanlarla olmayanlar tespit edilir. Nüfusun öğrenim durumu, çalışanlarla çalışmayanların sayısı, medeni durumları ve daha birçok özelliği de bu sayımlarla ortaya çıkar.

Yurdumuzda yapılan nüfus sayım sonuçlarına dayanarak devlet, gerekli gördüğü konularda önlemler alır. Halkın sağlık, iş, eğitim, beslenme, konut vb. alanlardaki gereksinimlerini, bu sayımlardan çıkan sonuçlara göre belirler ve gidermeye çalışır.

Nüfus sayımlan, yurdumuzun her yerinde aynı günde yapılır. Sayımın sağlıklı yapılabilmesi için o gün sokağa çıkma yasağı uygulanır. Sayım memurunun her ev halkı için doldurduğu belgeler, sayım bürolarında toplanır. Bütün illerden alınan bilgiler, Ankara'da Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE)'nde değerlendirilir.

b. Yurdumuzda nüfusun genel dağılışı

Nüfusumuz ülkemizin her yerine eşit dağılmamıştır. Bazı yerler çok kalabalık, bazı yerler tenhadır. Ekime, dikime, yerleşmeye ve ulaşıma elverişli alanlar, nüfusun yoğunlaştığı yerlerdir. Ayrıca madenciliğin, sanayinin ve ticaretin geliştiği yerler ile kıyılarımızın bazı kesimleri de nüfusun yoğun olduğu alanlardır

Türkiye'de Nüfus Yoğunluğu Haritası

Buna karşılık yerleşmeye ve tarıma elverişli olmayan dağlık alanlar, yurdumuzun seyrek nüfuslu yerleridir. Bundan başka, denizin ılıtıcı etkisinden uzakta kalan ve yeterli yağış alamayan yerler de yurdumuzun seyrek nüfuslu alanlarını oluşturur. Buralarda kış mevsimi uzun ve şiddetli geçmekte, buna bağlı olarak üründe çeşitlilik ve verim azalmaktadır.

Yurdumuzda nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu yerler, Marmara Bölgesi'ndedir. Bunun başlıca nedenleri; başta sanayi olmak üzere, bölgenin ulaşım, ticaret ve hizmet sektörleri ile tarım üretiminde büyük gelişme göstermesidir.

Ege Bölgesi'nde kıyı ovaları ve akarsular boyunca içeriye doğru uzanan çukur alanlarda da nüfus yoğundur. Buna karşılık bölgenin iç kesimlerindeki dağlık yerler seyrek nüfusludur.

Akdeniz Bölgesi'nde nüfusun yoğunlaştığı yerler, daha çok kıyı kesimindeki ovalardır. Çukurova bunların en önemlisidir. Kıyı kesiminden sonra bölgeyi baştan başa kaplayan Toros dağlan, iç kesimlerde nüfusun tenha olmasına yol açmıştır. Toroslar, tarıma, yerleşmeye ve ulaşıma elverişli değildir.

Karadeniz Bölgesi'nde nüfus dağılışı oldukça düzensizdir. Bölgenin kıyı şeridi, özellikle doğu kesimi, Türkiye'nin yoğun nüfuslu yerlerindendir. Bunun başlıca nedeni, tarıma elverişli toprakların kıyı şeridinde yoğunlaşmış olmasıdır. Ayrıca, her mevsim yeterli yağış alması ve elverişli iklimi de bu ovalardan bol ürün elde edilmesini sağlamıştır. Buna karşılık kıyı şeridinin hemen gerisinde uzanan dağlık kesimde nüfus seyrektir. Ancak bölgenin orta kesiminin kıyı gerisi yoğun nüfusludur. Çünkü, buradaki dağlar fazla yüksek değildir. Yeşilırmak boyunca uzanan verimli ovalar geniş yer tutar. Karadeniz Bölgesi'nin batı kesiminde tarım etkinliklerinin fazla olduğu iç ovalar ile sanayinin geliştiği kıyı kesimleri nüfus bakımından yoğun yerlerdir.

İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu, kuraklık nedeniyle az nüfuslanmıştır.

İç Anadolu'da, Konya Ovası, Tuz Gölü çevresi ile dağlık alanlar, nüfusun en tenha olduğu yerlerdir. Buna karşılık, başkent Ankara ve çevresi ile bazı büyük kentlerin (Konya, Kayseri, Eskişehir vb.) çevresi iş olanaklarının elverişli olması nedeniyle yoğun nüfusludur. Güneydoğu Anadolu'da ise nüfus daha çok ekim ve dikime elverişli alanların bulunduğu Diyarbakır Havzası, Mardin Eşiği ve dağların eteklerinde toplanmıştır.

Doğu Anadolu nüfus yoğunluğu az olan bölgemizdir. Yurdumuzun en geniş bölgesi olan Doğu Anadolu'da nüfus, daha çok çukur ovalarda toplanmıştır. Bölgenin, dağlık ve şiddetli karasal iklime sahip olması, bu sonucu ortaya koyan en önemli etkenlerdir.

GÖÇLER
İÇ GÖÇLER

İç göçler 1950 ‘den sonra Ulaşımın gelişmesi ve sanayileşme ile artış göstermiştir.

İç Göçün (Köyden Kente) Sebepleri:
1. Hızlı nüfus artışı,
2. Tarım alanlarının miras yoluyla küçük parçalara ayrılması,
3. Tarımda makinalaşma ile işsizliğin oluşması (bu genelleme Karadeniz bölgesi için geçerliliğini yitirir.).
4. Eğitim hizmetleri, alt yapı hizmetlerinin yetersizliği,
5. Kan davaları ve terör.
6. İklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri.
7. Sağlık hizmetlerinin yetersizliği (en az etkili).
8. İş imkanlarının sınırlı olması.
9. Kentlerde sanayinin gelişmiş olması.

Köyden Kente Göçün Sonuçları:
1. Nüfusun dağılışında dengesizlik olur.
2. Yatırımların dağılışında dengesizlik olur.
3. İşsizlik ortaya çıkar.
4. Konut sıkıntısı olur. Sonuçta gecekondulaşma olur.
5. Sanayi tesisleri (fabrikalar) kent içinde kalır.
6. Çevre sorunları artar.
7. Trafik, eğitim-sağlık problemleri olur.
8. Alt yapı hizmetlerinin götürülmesi zorlaşır.
9. Kültür çatışması olur.
10. Kırsal kesimdeki yatırımlarda verimsizlik olur.

Köyden Kente Göçü Önlemek İçin;
1. Sulamalı tarım yaygınlaştırılmalı,
2. Modern tarım yöntemleri yaygınlaştırılmalı.
3. Besi ve ahır hayvancılığı geliştirilmeli.
4. Eğitim –sağlık hizmetleri geliştirilmeli.
5. Tarıma dayalı sanayi kolları kırsal kesime kaydırılmalı
6. Alt yapı hizmetleri geliştirilmeli (yol ,su, elektrik, haberleşme).

DIŞ GÖÇLER

Dış Göçlerin Sonuçları
1.Ülkeler arası yapılan göçlerdir.
2.Dış Göçlerin Nedenleri
3.Savaşlar, baskı, zulüm, tehdit.
4.Tabii afetler (Depremler, salgın hastalıklar, kıtlık gibi)
5.Geçim sıkıntısı
6.Sınırların değişmesi
7.Uluslar arası antlaşmalarla sağlanan nüfus değişimi.

Dış Göçlerin Sonuçları
1.Ülkeler arası ekonomik ilişkiler gelişir.
2.Kültür alışverişi olur.
3.Turizmin gelişmesine katkı sağlar.
4.Döviz girdisi artar.
5.İşsizlik kısmen azalır.
6.Aileler bölünür.
7.Göç alan ülkede nüfus artar.

ç. Yurdumuzda nüfus artışının nedenleri ve sonuçları
Nüfus artışı, sınırları belli bir alanda, belirli bir süre içerisinde insan sayısında meydana gelen artıştır. Doğumlar ve göçler nüfus artışını oluşturan en önemli etmenlerdir. Bunun dışında, bir ülkenin sınırlarını genişletmesi de nüfus artışını sağlar.

Doğumların ölümlerden daha fazla olması nüfus artışına neden olmaktadır. Bu şekildeki artışa, doğal nüfus artışı denilmektedir. Yurdumuzda dış göçler yoluyla da nüfus artışı söz konusudur. Ancak etkisi çok fazla değildir.

Yurdumuzda ilk düzenli nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış, bu yılda nüfusumuz 13,6 milyon olarak tespit edilmiştir. 1990 yılında yapılan sayımda ise nüfusumuz 56,4 milyon olarak belirlenmiştir. En son 2000 yılında yapılan sayımda ise nüfusumuz 67 milyonu geçmiştir. Buna göre, geçen süre içerisinde nüfusumuz 4 katından fazla artmıştır. Buna dayalı olarak ülkemizdeki nüfus yoğunluğu da 18 kişiden 88 kişiye yükselmiştir.

Ülkemizdeki nüfus artışı, sayım dönemlerine göre farklılıklar göstermektedir. En düşük nüfus artışı 1940-1945 döneminde yaşanmıştır. Bu düşüşün nedenini, bu dönemin II. Dünya Savaşı yıllarına rastlamasıyla açıklayabiliriz. Yurdumuz bu savaşa girmemiştir. Ancak bir saldırı olasılığına karşı erkek nüfusun pek çoğu silah altına alınmış, bu durum evlenmeleri azaltmış, dolayısıyla doğum olayını yavaşlatmıştır. Ayrıca sağlık ve beslenme koşullarındaki bozulmaya paralel olarak ölümlerin artması da nüfusumuzdaki artış hızını azaltmıştır.

Savaş sonrası dönemde, ülkemizdeki nüfus artış hızı yeniden yükselmiştir. Bunun nedenleri, sağlık koşullarındaki düzelme, salgın hastalıkların büyük ölçüde önlenmesi ve hayat seviyesinin yükselmesidir. Bugün ortalama nüfus artış hızımız %1,8 civarındadır.

Yurdumuzda nüfus artış hızının çok düşük veya çok yüksek olması, önemli sorunları da beraberinde getirmektedir. Nüfus artış hızının düşük olması; yaşlı nüfusun fazla, çalışma çağındaki nüfusun az olmasına neden olur.

Yurdumuzdaki nüfus artış hızının çok yüksek olması, kalkınma hızımızı düşürmekte, çalışan nüfusun yükünü de ağırlaştırmaktadır. Ayrıca işsizliği artırmakta, gelir dağılımında dengesizliğe neden olmaktadır. Doğal kaynaklarımızın da daha çabuk tükenmesine neden olan hızlı nüfus artışı, göçleri de hızlandırmaktadır. İşte bu nedenle, nüfus artış hızının dengede tutulması için yurdumuzda aile planlaması çalışmaları yapılmaktadır. Böylece herkesin bakabileceği kadar çocuk sahibi olmasına çalışılmaktadır. Buna dayalı olarak nüfusumuz, daha sağlıklı, daha iyi eğitilmiş ve daha iyi olanaklara sahip bireylerden oluşacaktır.

d. Yurdumuzda nüfus kaybının nedenleri ve sonuçları
Yurdumuzda nüfus kaybını oluşturan etmenlerin başında, ana ve bebek ölümlerinin yüksek olması, trafik kazalarının çokluğu, salgın hastalıklar ve doğal afetlerin fazlalığı ile savaş ve dış göçler gelmektedir.

1990 nüfus sayım sonuçlarına göre, nüfusumuzun dörtte birini doğurgan çağdaki kadınlar, üçte birini de bebek ve çocuklar oluşturmaktadır. Sözü edilen bu iki yaş grubunun sağlık durumlarının istenilen düzeyde olmaması, ülkemizde genel sağlık sorunlarının önemli ve öncelikli konularından birini oluşturmaktadır. Özellikle kırsal kesimlerdeki kadınlarımızın doğum öncesinde ve doğumdan sonraki dönem içinde, gerekli sağlık koşullarına uymamaları, anne ölümlerinin çok olmasına neden olmaktadır. Ayrıca kırsal kesimlerde, doğumun sağlık personeli değil de bu konuda uzman olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmesi, ölüm olaylarını arttırmaktadır. Bu durum bazen hem anne hem de bebeğin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanmaktadır. Bunun yanında yeni doğan bebeğin özellikle hayatının ilk ayı, çok özel bir dönem olması nedeniyle yakından izlenmesi gerekmektedir. Yurdumuzda özellikle kırsal kesimlerde bebek bakımı gereği gibi yapılamadığından, bebek ölüm oranları yüksek olmaktadır.

Nüfus kaybının önemli etmenlerinden olan trafik kazaları da yurdumuzda son yıllarda artış göstermiştir. Bu kazalar sonucunda pek çok vatandaşımız yaşamını yitirmekte, pek çoğu sakat kalmakta ayrıca büyük maddi zararlar meydana gelmektedir. Bu kazaların oluşumunda özellikle sürücü, yaya ve yolcu olarak insan faktörünün çok büyük payı vardır. Bazı kara yollarımızın, artan trafiğe cevap verememesi de önemli bir etkendir. 2000 yılı itibariyle yurdumuzda 466 385 trafik kazası olmuş, bu kazalarda 3941 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, 115 877 vatandaşımız da yaralanmıştır.
Trafik kazalarının azaltılması, düzenli ve güvenli bir trafik ortamının sağlanması için kişilerin yol ve trafik güvenliği konularında gereği gibi eğitilmeleri gerekir.

Tifo, tifüs, dizanteri, kızıl, kızamık, salgın menenjit, verem, difteri, bulaşıcı sarılık, kolera vb. pek çok salgın hastalık da nüfus kaybına neden olmaktadır. Bütün bu bulaşıcı hastalıklar, insana birtakım yollarla bulaşır ve ölümlere neden olur. Bulaşıcı hastalıkların başkalarına geçmeden ortaya çıktığı anda önlenmesi ve insan kaybına neden olmaması alınacak bazı tıbbi tedbirlerle mümkündür.

Doğal afetlerden olan depremler, sel baskınları, çığ düşmeleri ve yer kaymaları ile yangınlar da yurdumuzda az da olsa nüfus kaybına neden olan etmenlerdendir. Türkiye deprem kuşağı üzerinde yer alan bir ülkedir. Bu nedenle yurdumuzda yer yer değişik şiddetlerde depremler olmaktadır. Gerek depremlere, gerekse diğer doğal afetlere ve yangınlara karşı yeterince önlem alındığı takdirde bunların vereceği zararı en aza indirmek mümkün olabilecektir.

Nüfus kaybına neden olan diğer bir etmen de savaştır. Savaşlar çeşitli nedenlerle ortaya çıkar. Çatışma sonucunda pek çok insanın yaşamını kaybetmesi, o ülkede nüfus kaybına neden olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Ulu Önder Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh." ilkesine bağlı kalarak zorunlu olmadıkça herhangi bir savaşa girmemektedir. Aynı zamanda savaşa neden olacak durumlardan kaçınmaktadır.

Daha çok ekonomik nedenlerle gerçekleşen dış göçler de nispeten yurdumuzdaki nüfus kaybına neden olmaktadır. Ülkemiz nüfusunun artışına paralel olarak ekonomik imkanlarımızın ve iş olanaklarının artırılması ile bu durumun geçilebilir.

CUMHURİYETİN ANLAM ve ÖNEMİ

Türk Milleti’ nin yetiştirmiş olduğu en büyük evlatlarından biri olan Mustafa Kemal Atatürk’ ün aramızdan ayrılışının 61. Yıldönümünde yine bir aradayız. Burada hazır bulunanların hemen tamamı O’ nu görmemişlerdir bile.. Ancak onu görmeden tanımaya çalışmışlar, sevmişler ve inanmışlardır. 61 yıl sonra bile onuu özler, arar olmuşlardır. Öyleyse onu bizlere bu kadar sevdiren, bize emanet ettiği Cumhuriyeti korumak için kuşaklar boyu kendisine söz verdiğimiz güç nedir ?

Cumhuriyet bir fazilet rejimidir.” Denildiğinde, birbirlerinden farklı niteliklere sahip olan bireylerin meydana getirdikleri bir armoni olarak anlaşılması gerekir.

Cumhuriyet, etnik ve dinsel cemaatleri tek bir millet haline getirir. Cumhuriyet bir potadır. Eğer bölgecilikleri evrensel hale dönüştüremezse var olamaz. Atatürk, bölgeselliklerin üstünde ülkenin ve ülkeye ait her ne varsa, hepsinin herkes tarafından sahiplenildiği bir toplum yaratmaya çalışmıştır.

Cumhuriyet bireyciliğe değil, bireyselliğe dayanır. Yani bir toplumun ayrılmaz parçaları olan kişilerin kendilerini hem farklılıkları içinde üretmelerine, hem de üretimin atıf noktası olarak cemaat değerleri yerine evrensel değerleri koymalarına dayanır.

Cumhuriyet ırk, din, dil ve cemiyet farkı gözetmeksizin tüm vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasal rejimin adı olmuştur. Atatürk’ ü Cumhuriyete yönelten bir diğer önemli neden de Cumhuriyetin en ileri devlet şekli olmasıydı. Çünkü Cumhuriyet, millet egemenliğini belirleyen ve millet egemenliği ile bağdaşabilen tek rejimdir. Atatürk, egemenliğin millete ait olduğu görüşünü işlemekle ve bu görüşü yeni Türk Devletinin temel taşı yapmakla millî devletin devlet ve hükümet şeklinin de Cumhuriyet olacağını ortaya koyuyordu.

Bugün Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk konusunda yapılan tartışmalar asıl mecrasından yapılmaktadır. Atatürk’ ün bu muazzam mücadelede, ülkenin içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için savaştığı kavratılmalıdır. Esas sonucun çağdaşlaşmak, akılcılıkla ve aksiyonla ilerlemek olduğu vurgulanmalıdır. Yine Atatürk’ün ifadesiyle " fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" nesiller yetiştirmenin kavgasının verildiği örneklerle açıklanmalıdır.

O’nun mücadelesi, belki pek çok mücadeleden daha meşru, daha gerçekçidir. Bu ülkenin, bu büyük milletin yetiştirmiş olduğu kahraman evlatlarından biri olan Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın yok edilmek istenmesine, aziz vatanımızın parçalanmasına baş eğmediği için, İstanbul’daki işbirlikçi, âciz ve korkak Damat Ferit Hükümetine karşı koyduğu için âsi, çeteci olarak, vatan evlatlarının bu muazzam mücadelesi ise “gayr-i millî” ilân edilmiştir.

Esef verici olan, bugün bazı çevreler ulusal mücadelemizi reddetmeseler de, Atatürk’ ü bu mücadelenin dışına atma, hatta onu küçültme, karalama çabası içindedirler. Ancak bu çevrelerin çabalarının, Millî Mücadelemizdeki benzer çevrelerin gayretleriyle paralellik göstermesi son derece anlamlıdır. Aslında bu çevreleri ürküten O’ nun ilerici, çağdaş kimliğidir. Millî Mücadelede olağanüstü bir kararlılık ve mücadele örneği gösteren bu büyük askerin, savaştan sonra da neler yapabileceğinin sezilmeye başlanmış olmasıydı. Bugün de bunu anlamayan, ya da anlamak istemeyenler onun ve onun izinde gidenlerin bu ilerici, çağdaş, birleştirici kimliğinden ürkmektedirler.

Mütareke döneminin İstanbul’u, her şeyden önce dünya savaşı öncesi yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nu gizli anlaşmalarla aralarında paylaşmış bulunan emperyalist devletlerin merhametine ve hakseverliğine sığınarak tahtını kurtaracağını sanma gafletini ısrarla sürdürerek hain damgasını yiyen padişahın ve onun hükümetinin merkeziydi. Bu merkez etrafında diğer işbirlikçi güçler sıralanıyordu. “Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askerî Nigehban Cemiyeti, İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Ermeni ve Rum Patrikhanesi vs..” Özellikle İngiliz Muhibleri Derneğinin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Ötekisi gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yönde idi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve baş kaldırmalara yol açmak, millî bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi.

Uzun süredir ve özellikle mütarekeden sonra oluşturulmaya çalışılan İngiliz muhabbeti ve propagandalar Türk kamuoyunda meydana getirilmek istenen teveccühten yararlanarak Yunan istilasını olaysız sağlamaya çalışan İngiliz temsilcileri var güçleriyle çalışmakta ve işgali kamuoyunda çeşitli propagandalarla mazur göstermeye çalışıyorlardı. Aynı zamanda İngiliz Muhibleri Cemiyeti üyesi olan Refi’ Cevat ve Ali Kemal gibi bazı yazarlar gazetelerinde İngiliz mandaterliğini savunan yazılar yazmaktaydılar. İstanbul Hükümeti, halkı korumak için köklü tedbirler almağa cesaret edemediği ve hatta bunu düşünmek bile istemediği için, uzlaşma ve tâ viz politikasından ayrılmıyordu. Ancak hükümetin hatalı ve tehlikeli bu tutumu, savaşmak kararında olanları bile geçici bir süre için uzlaşmaya götürüyordu. Bunlar arasında bir süre Amerikan mandasını savunan Hadlide Edip Hanım gibi yazarlar da vardı.

Ancak tüm bunlar, Anadolu’da doğan millî teşkilatın bir devlet teşekkülü haline gelmesini hem kolaylaştırmış, hem de hızlandırmıştır. Düşmanların merhametine, hakseverliğine sığınarak tacını, tahtını kurtaracağını sanmışlardı. İstanbul Hükümeti, halkı korumak için köklü tedbirler almaya cesaret edemediği ve hatta bunu düşünmek bile istemediği için uzlaşma ve tâviz politikasından ayrılamıyordu. Öyleyse kurtuluş için âdeta bir mucize gerekiyordu. Bu biricik ve tek ümit, devletten çıkmayınca kimden nereden tecelli edecekti. Kim bu millete sahip çıkacaktı. Bunun cevabını Büyük Atatürk açık ve net olarak ifade etmektedir. " Millet, Büyük Türk Milleti" bu asil milletin ağrından çıkan Anadolu insanı. Mucizeyi onlar gerçekleştireceklerdi.

Tarihinin hiçbir döneminde bu tür oldu bittilere boyun eğmemiş olan Büyük Türk Milleti bu işgale de seyirci kalmamıştır. Nitekim resmî makamların tüm çekimser tutumlarına rağmen, inisiyatif kullanan komuta kademesindeki subaylar emirleri altındaki birlikler ve mahalli kuvvetlerle düşman ilerlemesine silahla karşı koymuşlardı. Yunan işgal ve ilerlemesini reddeden Batı Anadolu insanı, hükümetin sükûnet tavsiye eden kararlarını dinlemeyerek bazı direniş heyetleri oluşturmuşlardır. Memleketlerinin düşman çizmesi altında çiğnenmesini asla kabul etmeyen vatanseverler öncelikle bölgesel kurtuluş hareketlerine girişmişlerdir. Bu bakımdan daha kongreler yapılıp, Millî Mücadele’ nin esas programı yürürlüğe konmadan Batı Anadolu işgale karşı çıkmıştır.

Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde olanlar nedense görüntü üzerinde duruyorlar. İstiklâl mahkemelerinin almış olduğu kararları eleştirenler, bu yargılamaların âdil olmadığını, yargılama sırasında avukat bulunmadığını vs. hatırlatanlar, madalyonun öbür yüzünü hiç çevirmiyorlar. Ülke yangın yerine döndüğünde, milletin ırz ve namusu ayaklar altına alındığında, işgal güçlerinin her türlü haksızlık ve zulmü yaptıkları sırada bu milletin avukatlığına kimler soyunmuştu ? Padişah mı, yoksa Damat Ferit hükümetleri mi ? Yine de tüm yokluk ve sıkıntılara rağmen millet adına bu zulme karşı çıkan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları değil miydi ? Ayrıca, düşman saldırılarının tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü, asker kaçaklarının had safhaya vardığı bir sırada vatanın bölünmez bütünlüğünü sağlamak için kurulmuş olan “İstiklâl Mahkemeleri” nin vermiş olduğu cezaları eleştirenler, sırf Kuvâ -yı Milliye yanlısı oldukları gerekçesiyle İstanbul Hükümeti tarafından idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmış olan yüzlerce mâsumu unutmuş görünmektedirler.

Söylevde bir hesaplaşma varsa, bu Sevr antlaşmasını imzalamış ve ulusal güçleri “hain” ilan etmiş karşı devrimci cepheyle bir hesaplaşmadır. Öyleyse aydınım diyen bir insan, ayrıntı olarak görülebilecek bir takım şeyleri bir kenara bırakarak, bu hesaplaşmada yerini almak zorundadır. Ancak bu konuda açık, dürüst ve samimi olmak zorundadır.

Ulusal bağımsızlık savaşını kazanmada, nasıl ki hareketin kaynağını ulusun kendisi olduysa, çağdaşlaşma savaşının kaynağı da yine ulusun kendisi olmuştur. Bilindiği üzere, Atatürk’ün Büyük Nutku Türk gençliğine hitabesi ile sona erer. Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet eden Atatürk’ün bu kitabesi bir bayrak olarak genç nesillerin önünde dalgalanmış ve gençliğe ışık tutmuştur. O, Büyük Nutkunu, mâ zi olmuş bir devrin hikayesi olarak takdim etmektedir. Bunda, gelecek nesiller için dikkat edilmesi ve daima uyanık bulunulmayı gerektiren önemli noktalara işaret edilmektedir. Bugün Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk konusunda yapılan tartışmalar asıl mecrasından ayrılarak yapılmaktadır. Atatürk’ün bu muazzam mücadelede, ülkenin içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için savaştığı kavratılmalıdır. Esas sonucun çağdaşlaşmak, akılcılıkla ve aksiyonla ilerlemek olduğu vurgulanmalıdır. Yine Atatürk’ün ifadesiyle, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmenin kavgasının verildiği örneklerle açıklanmalıdır.

Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile ters düşen bütün yabancı unsurlarla mücadele lüzumunu ve millî duyguya dayanan düşünceleri büyük bir olgunlukla her karşıt düşünceye karşı şiddetle ve fedakârlıkla savunma zorunluluğu telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün manevi gücüne bu özellik ve yeteneklerin aşılanması önemlidir. Sürekli ve müthiş bir mücadele şeklinde beliren milletlerin hayat felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu özelliği büyük bir şiddetle istemektedir. Nitekim bu konuya dikkat çeken Büyük Atatürk şöyle demektedir : " Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye’ nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir."

Bizler yönetici, öğretmen, memur her kesimden görevliler olarak tarihi bir görev ve vebal altındayız. Vatana, devlete ve millete yararlı gençler yetiştirilmek üzere bize emanet edilen evlatlarımızı yıkıcı tehdit ve unsurlardan haberdar ederek onları bilgi sahibi kılmalı ve uyarmalıyız. Ellerimize verilen bu nadide varlığa yalnızca salt bilimsel teori ve literatür bilgileri vermek yeterli değildir ve olamaz da. Bugün binlerce genç bizim ihmallerimiz nedeni ile kaybedilmiştir. Bu tarihi vebal bugün eğitim ve öğretim hizmetlerini yürüten görevli idarecilere, yarın ise mezun ettiğimiz öğrencilere ait olacaktır. O halde ülke potansiyelinin en nadide unsuru olan gençliği, yabancı ideolojilerin ve ülkelerin hedefi olmadan şuurlu, inançlı ve kişilik sahibi fertler haline getirmek, düşman propagandasına fikren ve ruhen karşı kayacak hazırlığa eriştirmek, bizlere düşen en önemli ve kaçınılmaz tarihi bir görevdir.

Enstitüler ve Araştırma Merkezleri Milî Mücadeledeki insan tipini tespit etmeleri gerekir. Çünkü biz bu insan tipiyle Kurtuluş Savaşını yaptık ve bu devleti kurduk. O halde siyasal ve ekonomik bağımsızlığımızın teminatı olan Kuvâ -yı Milliye ruhu yeniden oluşturulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk on yılı 29 Ekim 1923’ de bütün yurtta heyecanla kutlanırken bütün Türk Milleti âdeta tek ses olmuş haykırıyordu : " Çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan." Gâzi Mustafa Kemal, uzun savaş ve işgal yıllarının bıraktığı büyük tahribat üzerinde yeni bir ulus, yeni bir devlet, yeni bir memleket yaratmanın çalışmalarına âdeta soluk almadan başlamıştı. Büyük Türk Milleti diye başlayıp, Ne Mutlu Türküm Diyene sözleriyle bitirdiği 10 yıl nutkunda, az zamanda çok büyük işler yaptık diyordu. O bayramda çocuk, genç, yaşlı bütün bir millet, çıktık açık alınla diye haykırırken on yılda elde edilen başarıların haklı gururunu yaşıyorlar, gelecek için duydukları güveni dile getiriyorlardı. 1923-1933 döneminin ruhu işte bu ruhtur. Büyük Atatürk, temel devrimlerinin başında milletine asıl bu gurur ve güveni aşılamayı başarmıştı.

S o n u ç :

Aynı zamanda Cumhuriyetimizin 74. Yıldönümünü kutladığımız şu günlerde, büyük önder ATATÜRK’ÜN gençliğe emanet ettiği " Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan" bağımsız son Türk Devleti yine birtakım tehditlerle karşı karşıyadır. Çoğu kere şanlı bayrağımızı taşımama gafleti, hatta hıyanetini gösteren birtakım kitle örgütlerinin ne yapmak istedikleri pek de meçhul olmadığı gibi, sergilemiş oldukları bayrak ve flamalar da kaygı vericidir.

Ancak, hiç kimse yasal da olsa hiçbir kuruluş veya örgüt devletin laik, demokratik yapısı ve bölünmez bütünlüğü üstüne politika yapamaz. Aksi takdirde devletin mayasını oluşturan ve 28 Ocak 1920’ de üstelik Osmanlı Meclisi’ nde ilan edilip, ülkemizi bölüp parçalamak isteyen tüm güçlerin yüzüne bir tokat gibi inen " Ulusal And" ın bir anlamı kalmaz.

Atatürk’ ün düşüncelerine, gösterdiği hedeflere karşı bir ciddi tehlike de Atatürk’ ün adını kullanarak " Atatürkçülük" bayrağının arkasına saklanarak, kişisel menfaatlerini ön plana çıkaranlardır. İnsanları inançları veya görüşleri nedeniyle dışlayanlardır. Halbuki Atatürk’ ü sevmek veya onu herkesten daha çok seviyorum demek yeterli değildir. Önemli olan O’ nu anlamak ve gösterdiği hedeflerde hiç sarsılmadan yürümektir.

Bağımsız son Türk Devleti’ni, ülkesi ve milleti ile bölmeyi amaçlayan birtakım örgütlerin yüreklerden sökemedikleri Atatürk’ ü, hafızalardan silme çabaları pek de yadırganmamalıdır. Elbette " Misâk-ı Millî " yi çizen, elbette ülkesi ve milleti ile bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti’ ni kuran, " Ne Mutlu Türküm Diyene" sözlerini bayrak bayrak dalgalandıran ATATÜRK sevgisi ile dolu, benlikleri Atatürk ilkeleri ile yoğrulmuş Büyük Türk Devleti, Onu her zamandan daha fazla aramakta ve sevmektedir.

Dileğimiz odur ki, ona olan sevgimiz o özlemlere cevap teşkil edebisin. Atatürk’ le, gerçek Atatürkçülerle hasret gidererek, Onunla yeniden Anadolu’ ya ayak basalım. O’ nu anarak, çağdaşlaşma, büyük devlet olma mücadelemizde Onun ilke ve inkılâplarından ilham ve güç alalım.

Ben Atatürk’ ü, bu güzel ülkemizi, aziz vatanımızı parçalanıp, yok olmaktan kurtaran büyük bir mücadeleyi gerçekleştirdiği için seviyor, ona ve silah arkadaşlarına şükranlarımı arz ediyorum. Bugün büyük Atatürk’ ün kurduğu ve bize emanet ettiği bu güzel ülkede yaşamaktan gurur duyuyoruz. Bu gururun verdiği huzur ve mutluluğu çocuklarımızla yaşamağa devam edeceğiz.

Sözlerimi Atatürk’ ün bize ışık tutan şu sözleriyle bitirmek istiyorum : " Benim mâ nevi mirasım ilim ve akıldır. Bundan sonra beni izlemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse mâ nevi mirasçılarım olurlar."

İngilizler'in I. Dünya Savaşı Sırasında El Koyduğu Osmanlı Zırhlıları

Sultan II.Abdülhamid 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın acı sonuçları üzerine, barış yanlısı bir siyaset izlemeyi gerekli görmüştür. Bu siyasetin gereği olarak da askerî masrafları kısarak Boğazlar ve Çatalca gibi birçok stratejik mevkii büyük ölçüde tahkim etmişti. Bu nedenle kısa sürede devrini tamamlamış olan donanmaya yeterince önem verilmediğinden işe yaramaz bir hale gelmişti. Gerçekten de Balkan Savaşı'nda zayıf durumda bulunan Türk donanması bir varlık gösterememiştir.

İşte Balkan Harbi'nde uğranılan büyük yenilgi donanmaya daha çok önem verilmesini zaruri bir hale getirmişti. Bu nedenle "Donanma Cemiyeti" kurularak gemi satın almak için halktan yardım toplanmaya başlanmıştı. Ancak II. Meşrutiyeti müteakip Osmanlı Devleti'nin büyük ve kuvvetli bir donanma meydana getirmeye karar vermesi,başta Rusya ve Yunanistan olmak üzere komşu devletlerde büyük kaygı uyandırmıştı. Nitekim Rusya, derhal Karadeniz’deki tersanelerini geliştirerek dört büyük zırhlının yapımına başlamış,Yunanistan da Amerika'dan iki savaş gemisi almak için harekete geçmişti. (1)

İngiltere gemilerimize el koyduğu sırada,

Osmanlı tahtında Sultan V. Mehmed Reşad bulunuyordu.

Gemi Siparişleri

Fakat Osmanlı Devleti ne zaman büyük bir donanma vücuda getirse, ya da böyle bir donanma yapmaya kalkışsa, Avrupanın denizci devletlerinde bir endişe uyandırmış ve bu donanmayı yok etmek için ittifaklar kurulmuştur.Bu yüzden 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında Akdeniz'e gelen Rus donanmasına en çok yardımı yapan İngiltere, Çeşme limanında bulunan Osmanlı donanmasını yaktırmıştı.1827 yılında Navarin limanında demirli bulunan Türk donanması yine İngiltere ve Fransa tarafından yakılmıştı. İşte bu yüzden Osmanlı Devleti'ni parçalamak isteyen tehditler denizden geldikçe, devletin bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak için büyük bir donanmaya sahip olmak birinci şart olmuştu. Zaten Sultan Abdülaziz'in büyük bir donanma yapmasındaki amaç da bu olmalıydı. Fakat donanmanın ağır bir borç yükü altına girilerek yapılması büyük tepkilere neden olmuştur. Bu tepkilerin sonucunda II.Abdülhamid büyük devletlerin zarar vermelerinden çekinmiş olsa gerek, Donanmayı Halic'e çekerek adeta çürümeye terk etmişti. Bu sebeple yeni ve kudretli bir donanma yapma zorunluluğu ortaya çıkmış olduğundan, mevcut donanmanın mahiyeti hakkında bir program hazırlanarak hükümete sunuldu. (2) 1 Nisan 1912 tarihini taşıyan bu rapordan anlaşıldığına göre, meşrutiyetin başlarında İngiltere'den Amiral Gamble, Amiral Williams ve Amiral Limpus getirilmişti. Bahriye Nezaretindeki sık değişiklikler, düzenlenmiş olan programın yürütülmesine imkan vermemişti. Türk bahriyesi bir kararsızlık içinde yönetilmiş ve bu uzmanlardan gerektiği şekilde istifa edilememişti. (3) Donanmanın takviyesi için 5 milyon liralık ek bütçesi tasdik edilen Bahriye Nezareti Almanya'dan Turgut Reis ve Barbaros adı verilen iki zırhlı ile dört tane muhrip ve muhtelif nakliye gemileri satın almak için harekete geçmişti.

Bundan başka İngiltere'ye de silahları ve cephanesi ile birlikte bir zırhlı siparişi verilmişti.

Ancak Bahriye Nezaretinin bu bütçesi ile donanmanın gelişmesi imkansız olduğundan, tatbiki mümkün ve mutedil bir program ile fevkalade bir bütçeye ihtiyaç vardı. Bu esas üzerine donanmada bulunan üst düzey yetkililer tarafından 27 Ekim 1911 tarihinde nezarete sunulan bir programla, donanmanın büyük devletlerin nazar-ı dikkatini çekmeden süratle, ama mutedil bir surette takviye edilmesi gerekli görüldü. (4) Böylece 8 Mayıs 1912 tarihinde hazırlanan rapor gereğince 1911 yılında siparişi verilen 23.000 tonluk "Reşadiye" zırhlısının yanı sıra 1912 yılı için iki, 1913,1914 ve 1915 seneleri için birer tane daha zırhlı sipariş edildi. Ayrıca 4 küçük kruvazör, 20 destroyer, 6 denizaltı ile muhtelif geminin siparişi bu rapora alınmıştı. 0 sıra inşaa halinde bulunan zırhlının parası olan 1.800.000 İngiliz lirasıyla birlikte, bu siparişlerin genel toplamı 18.010.000 İngiliz lirası tutuyordu. Üstelik daha 26.210.000 İngiliz lirası ek ödeneğe ihtiyaç vardı. (5)

Rusya’nın Telâşı

Bu listenin hazırlanmasından önce İngiliz fabrikalarına sipariş edilip de 1911 yılı programında bulunan tek savaş gemisi olan Reşadiye zırhlısından başka 1912 yılı sipariş programına alınan iki savaş gemisi (Fatih ve Sultan Osman-ı evvel) İngiltere fabrikalarına,diğer gemilerin çoğu da Fransız fabrikalarına ısmarlanmıştı. Bu arada Reşadiye zırhlısının yapımı tamamlanmak üzere olduğundan, tecrübe seyirlerinde bulunmak üzere, gemi komutanlığına getirilen Rauf (Orbay) ve seyir subayı Fahri (Engin) beyler İngiltere'ye gönderilmişlerdi. (6)

Bilindiği üzere Osmanlı Hükümeti 1911 yılında İngiliz Vickers tersanelerine Reşadiye adını verdiği bir zırhlı ısmarlamıştı. Bu arada Brezilya Hükümeti'nin İngiltere'de New Castel'da Armstrong şirketine ısmarlamış olduğu ve yapımı bitmek üzere bulunan Rio de Janeiro adlı zırhlıyı gündeme gelmişti. Osmanlı Hükümeti, denize indirilmiş ve toplarının bir kısmı konmuş halde bulunan bu zırhlıyı satın alarak ona Sultan Osman-ı evvel adını vermişti. Ancak Türk donanmasının geçici olsa dahi üstünlük elde etmesine tahammülü olmayan Rusya,Türkiye için İngiliz tersanelerinde inşa halinde bulunan iki zırhlının teslimini mümkün olduğunca geciktirmek üzere harekete geçti. Bunu sağlamak için İngiliz makamları nezdinde teşebbüste bulunduğu gibi, daha önce Rus tersanelerinde yapımına başlanan gemilerinin planlanan tarihten evvel bitirilmesi için çalışmalarını hızlandırdı. Özetle Rusya, Boğazlar meselesinin kesin olarak halli, yani kendi kontrolü altına konması maksadıyla, 1917 yılına kadar tüm donanma inşaatını tamamlamak hususunda kesin karar almış bulunuyordu. (7)

Hergün Yeni Bir Bahane

Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının 1914 yılı ortalarında bitmesi bekleniyordu. Osmanlı Bahriye Nezareti tamamlanmak üzere bulunan bu iki harp gemisinin gerektiği şekilde yapılmış olup olmadıklarını denetlemek üzere görevlendirmiş olduğu İngiliz askerî mühendislerinden rapor istedi. Anlaşılan bu çeşit bir gemi ilk defa Osmanlı donanmasına katılacağı için, kendi deniz subaylarımız yeterli görülmemiştir. (8) Bunun üzerine harekete geçen Londra büyük elçisi Tevfik Paşa, 24 Haziran'da verdiği cevapta, bu teftişin teslim işini dört hafta daha geciktireceğini bildirdi .Gemiyi teslim almakla görevlendirilen Rauf Bey de Paris'e gelmiş, o sırada Tulon'da deniz manevralarını takip etmekte olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile görüşerek, kendisine,"İngiltere'deki halet-i ruhiyenin garip bir hal aldığını,Sultan Osmanlı bitirmemek için her gün yeni bir bahane icat ettiklerini" söylemişti. (9)

İngiltere ve Fransa'nın dostluğuna ötedenberi önem veren ve bunu sağladığına inanan Cemal Paşa, “Siz gidin, biran evvel gemiyi teslim almaya çalışın ! Son taksidini de gönderiyoruz.” diyerek Rauf Bey'i Londra'ya geri göndermişti. (10) Rauf Bey de, Sultan Osman zırhlısını teslim almak için Reşit Paşa vapuruyla,yanında 1200 kişilik mürettebat olduğu halde Londra'ya doğru yola çıktı. Ancak zırhlının teslim alınacağı sırada, 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da Avusturya-Macaristan veliahdının öldürülmesi Avrupa'daki durumu birdenbire gerginleştirdi. Zamanlamaya bakılırsa, bunun bilinçli bir hareket olduğu ve hareketin arkasında Rusya'nın tertipleri olduğu kanaati kuvvetlidir. Çünkü Cemal Paşa'nın böyle nazik bir zamanda Fransa'ya gelişi ve samimi bir şekilde karşılanışı, İngilizlerin zırhlıları vermemek için türlü bahaneler yarattıkları bir sırada Cemal Paşa'nın,"Son taksidi gönderiyoruz. Gidin gemiyi teslim alın." diye Rauf Bey'i Londra'ya geri gönderişi boşuna değildi. Ancak Fransızların her yerde Osmanlı Hükümeti'ne karşı samimi olmaları, Rus müttefiklerini gücendirmeden Türkiye ile de anlaşma zemini yaratmak istediklerine yorumlanabilir. Öte yandan bu zırhlıların Türkiye'ye gelmemesi için Rus hükümetinin, Saraybosna cinayetini tertip ederek işi bir dünya savaşına kadar götürmeyi bile göze alabileceği uzak bir ihtimal değildir. Bu durumda zırhlıları biran evvel teslim alabilmek ve İstanbul'a getirebilmek için Türkiye'nin endişeleri hususunda İngiltere ve Fransa'yı aydınlatmak gerekirdi. (11)

Gemilere El Konuluyor

1 Ağustos 1914 tarihinde son gelişmeleri hükümete bildiren Tevfik Paşa'ya para gönderilmiş ve ancak Sultan Osman'a Türk bayrağı çekildikten sonra İngiliz şirketine ödeme yapılması emredilmişti. Tevfik Paşa, İstanbul’dan gönderilen paranın çekilmesi sırasında bile zorluklarla karşılaşmıştır. Yapımcı şirket olan Armstrong ile yapılan antlaşma gereğince, para İngiltere bankasına yatırıldığı anda gemi teslim edilerek Türk bayrağı çekilecekti. Üstelik bu karar şirket müdürü tarafından da doğrulanmıştı. Fakat Tevfik Paşa'nın Rauf Bey'e, bayrak çekilmesi için telgraf gönderdiği sırada, Rauf Bey İngiliz amiralliğinin gemiye el koymuş olduğunu bildirdi. (12) Bu gelişmeler üzerine derhal harekete geçen Tevfik Paşa, o saatte banka kapalı olduğundan parayı geri vermesi için Armstrong şirketine telgraf çekti. Bunun yanısıra gemilere el konulması olayını protesto için İngiltere dışişleri müsteşarı ile görüştü. Müsteşar, bunun genel bir tedbir olduğunu, bayrağın çekilmiş olup olmamasının bir şeyi değiştirmeyeceğini, çünkü hükümetinin İngiliz tersanelerinde yapılmış olan hiç bir yabancı gemiyi kara sularından dışarı çıkartmamaya karar verdiğini" söyledi. (13)

Protesto Ediyoruz Ama...

Bunun üzerine Tevfik Paşa, Osmanlı Hükümeti adına Armstrong-Withworth şirketine çektiği telgrafla, çok önceden teslimi kararlaştırılmış olan zırhlının verilmeme nedenini,yapılan bu haksız muamele ile İngiltere Hükümeti'nce gemiye el konulmasına sebebiyet vererek, 0smanlı Hükümeti'ni telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zararlara uğratmasından dolayı protesto etti. (14)

Henüz seferberlik ilan etmedikleri halde 1 Ağustos 1914' de Osmanlı gemilerine ambargo konulması, İngilizlerin müttefikleri olan Ruslarla birlikte harbe gireceklerinin bir delili idi. Son taksidi on gün önce ödenmiş olan Sultan Osman ve Reşadiye'nin harp tehlikesi üzerine İngiltere tarafından müsadere edilmesi,Türk kamu oyunda derin bir üzüntü ve heyecan yaratmıştı. (15) Aslında İngiltere 1 Ağustos 1914 tarihinde henüz savaş halinde olmadığından,bu iki gemiye el koymak için ileri sürmüş olduğu bahane geçersizdi. 22 Ağustos 1914 günlü gazetelerde çıkan Osmanlı tebliğinde, İngiltere Hükümeti'nin el koymuş olduğu zırhlıların yanısıra, Şili Hükümeti namına inşa edilmiş olan,0smanlı Hükümeti'nce satın alınması kararlaştırılmış ve pazarlığı yapılmış olan 1850 tonilatoluk iki torpido destroyerinin de zapt edilmiş olması Osmanlı Hükümeti tarafından şaşkınlık ve üzüntüyle karşılanmıştır. (16) Yine aynı gün İstanbul'daki İngiliz büyük elçiliğinin Osmanlı ajansına dikte ettirdiği tebliğde, İngiltere'nin böyle bir muameleye başvurmasının sadece askerî ihtiyaçlardan doğmuş olduğu, halk arasında bazı yanlış anlamalara sebebiyet veren bu olaydan üzüntü duyulduğu, eğer savaş sırasında bu gemilere İngiltere'nin ihtiyacı olmazsa Türkiye'ye geri verileceği bildiriliyordu. (17) Ancak bu gemilerin savaş sırasında geri verilmesi ihtimali yok denecek kadar az olsa da, bedellerinin Osmanlı Devleti'ne ödenmesi gerekirdi. Fakat bu yapılmamıştır.

İngiliz Personelin Maaşları

Daha önce de zikrettiğimiz üzere, 1911 yılında programa alınan Reşadiye zırhlısının yapımı İngiliz Vickers şirketine verilmiş, gemi komutanlığına da Vasıf Bey tayin edilmişti. Başbakanlık arşivinde tespit edebildiğimiz vesikalar ışığında, bu gemilerin yapımı için Osmanlı Devleti'nin hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı, gemilerin biran önce harekete hazır hale getirilmeleri için yoğun çaba sarf etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Bahriye Nezareti'nin 12 Mart 1912 tarihinde Meclis-i Mahsusa göndermiş olduğu yazıdan anlaşıldığına göre, Osmanlı Hükümeti İngiltere'ye sipariş edilmiş olan Reşadiye zırhlısının yapımına nezaret etmek üzere İngiliz subay ve ustabaşılarını görevlendirmiştir. (18)

Taraflar arasında bu hususta yapılan antlaşma gereğince,bunların senelik maaşları karşılığı olan 6350 İngiliz lirasının 1325(1909) senesi "fevkalade bütçesi"nden ödenmesine dair 19 Mart 1912 tarihli irade-i seniyye Sultan Reşad tarafından da onaylanmıştı. (19) Ancak Reşadiye zırhlısı süvarisi ve inşaat komisyonu başkanı, korvet kaptanı Vasıf Bey'den gelen mektupta söz konusu subay ve ustabaşıların senelik alacakları olan maaş tutarının 7300 İngiliz lirası olduğuna işaret edilmekteydi. Dolayısıyla 950 İngiliz lirası tutarında olan aradaki farkın ödenmesi gerektiğinden,1325 senesi Bahriye fevkalade bütçesinden ödenmesi için yetki verilmesi sadaret makamından istenmiştir. (20)

Vasıf Bey'in Bahriye Nezareti'ne gönderdiği pusula aşağıdadır. (21)

Daire-i Bahriye Şubesi

(Maaş-ı seneviyeleri)(Yıllık Maaşları) (Maaş-ı şehriyeleri)(Aylık Maaşları)

İngiliz lirası

Pens

Şilin

Sterlin

Mister Miller

1100

4

13

91

Mister Padvil

490

8

16

40

Mister Koll

490

8

16

40

Mister Parvin

360

-

-

30

Mister Provli

360

-

-

30

Kâtip Mack Rotil

300

-

-

25

Mister Adams

750

-

10

62

Mister Gandri

350

4

3

29

Mister Wells

350

4

3

29

Mister Parer

350

4

3

29

Mister Richard

350

4

3

29

Mister Lingforn

300

-

-

25

Mister Blek

550

8

16

45

Mister Murry

490

6

16

40

Mister Hichkok

360

-

-

30

Mister Scot

350

4

3

29

Yekûn

7300

6

6

608

(54)

(102)

(603)

6350 1325 senesi fevkalade bütçesinden sarfına me’zuniyet verilen.

950 9; Bu kere me’zuniyetin istihsâli lâzım gelen.

Sene 26 Şubat 1327

Bunun üzerine 17 Mart 1912 tarihinde Sadrazam Said Paşa'nın başkanlığında toplanan "Meclis-i Mahsus" Vasıf Bey'in talep ettiği 950 İngiliz lirası farkla beraber,toplam 7300 İngiliz lirasının 1325 senesi Bahriye fevkalade bütçesinden ödenmesine karar vermiştir.(22) Bu hususta tanzim edilen irade-i seniyye de 19 Mart 1912'de Sultan Reşad tarafından tasdik edilmiştir. (23)

Toplam Ödemeler

"Armstrong-Withworth'' ve "Vickers" limited şirketleri ile Osmanlı Devleti arasında yapılan genel sipariş sözleşmesinden, Sultan Osman ve Reşadiye dışında başka siparişlerin de verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar bir adet "Fatih" adında zırhlı, iki keşif gemisi, dört torpido muhrip ve iki denizaltıdır. Toplam değerleri 3.972.000 İngiliz lirasıdır. Bu siparişlerin birinci taksitleri ve Fatih zırhlısının ikinci taksiti ile birlikte toplam 453.866 İngiliz lirası da ödenmiş bulunuyordu. (24)

Sultan Osman zırhlısını teslim almaya gönderilen,

ancak eli boş dönen Rauf (Orbay) Bey

Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının gerek yapım masrafları ve gerekse en iyi şekilde tamamlanmasını temin için gönderilen subayların maaşları için harcanan meblağ 5.274.228 İngiliz lirasıdır. Bunun yanı sıra yapımı bitmiş olan Sultan Osman'ın hareket edebilmesi için ihtiyacı olan kömür ve sair malzeme için ödenen toplam para 4650 İngiliz lirasıdır.(25) Ayrıca Sultan Osman'ın torpidoları için 40.000, Reşadiye ve Mesudiye zırhlılarının ihtiyacı olan cephane bedeli için toplam 187.354 İngiliz lirası, "Derne" gemisinin vinci için 144, Barbaros ve Turgut Reis zırhlıları için 8, Mesudiye zırhlısı cephane sandıkları ve 24'lük iki adet top bedeli ile Mecidiye'nin mesafe aletinin (telemetre) tamir bedeli için 9184 İngiliz lirası olmak üzere toplam, 5.479. 569 İngiliz lirası ödenmiştir. (26) Dolayısıyla daha önce belirtilen Fatih zırhlısının birinci ve ikinci taksitleri ile,ısmarlanan diğer gemiler için ödenen birinci taksitlerin toplamı olan 453. 866 İngiliz lirasıyla beraber ödenmiş olan genel toplam 5. 933. 346 İngiliz lirasıdır. (27)

Diğer Siparişler

Yine Başbakanlık Osmanlı Arşivinde tespit edebildiğimiz belgelerden anlaşıldığına göre Fransız ve İtalyan şirketlerine de siparişler verilmiştir. Bu hususta düzenlenmiş olan liste aşağıdadır :

Gambotlar için cephane bedeli olup, Paris'te "Anjero" sokağında

"Schneider" kumpanyasına verilen . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 250.000 Frank Tahtelbahirlerin ilk taksidi olarak "Schneider" kumpanyasına verilen . . . . . . . . . . . . . . . . 1.428.000 Frank #9; #9; #9; #9;

Toplam . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1.678.000 Frank

Altı adet torpido muhribi için " Le Havre" da Ogust Norman Fransız şirketine

verilen ilk taksit. (Bunların beheri 155.000 İngiliz lirasıdır.) . . . . . 93.000 İng. lira.

İtalyan “Ansaldo” ve ortakları şirketine sipariş edilen "Drama" kruvazörünün

bedeli için verilip, mahfuz bulunan 5 Ocak 1916 tarihli antlaşmanın 3.ve 4.

maddeleri gereğince Ansaldo ve ortaklarının borcu olan . . . . . . . .162.761 İng.lira.

Fransız Ogust Norman şirketine 6 torpido muhribi . . . . . . . . . . . 920.000 İng.lira.

Fransız Schneider fabrikasına iki torpido muhribi . . . . . . . . . . . 4.760.000 Frank.

8 Gemi Daha

İngilizlerin el koymuş olduğu bu zırhlılardan başka, bazı Osmanlı gemilerinin de zaptedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, toplam 20 tonluk iki istimbot Mersin'de Fransızlar tarafından, 218 tonluk 14 numaralı Haliç vapuru Çanakkale Boğazı'nda İngilizler tarafından, 4 tonluk bir başka motor Rus torpidoları tarafından, 1000 tonluk İttihad, 500 tonluk Gürcistan ve tonajı belli olmayan Kozlu gemileri yine Ruslar tarafından, 5012 tonluk Karadeniz gemisi ise Bombay'da İngilizler tarafından zaptedilmiştir. (28)

Hukukî İnceleme

Osmanlı Hükümeti, Sultan Osman ve Reşadiye'nin hareket etmeleri için gerekli olan kömür ve sair malzemeyi satın aldığı gibi, bu gemilerin bedellerini de son taksitine kadar ödemişti. Dolayısıyla zırhlıların haksız bir şekilde İngilizler tarafından müsadere edilmesi üzerine harekete geçmiş ve konunun hukukî boyutunu incelemeye almıştır. Nitekim Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları hakkında, Bahriye Nezaretinin 6 (19) Kasım 1916 tarih ve 48029/47 numaralı tezkeresi üzerine Osmanlı Hükümeti, bu hususta hazırlanan dosyayı "Hukuk Müşavirliği" ne havale ederek görüş istemiştir. (29) Bu dosyadan anlaşıldığına göre, İngiltere'nin el koymuş olduğu iki zırhlıdan başka, "Armstrong ve Vickers" şirketlerine Fatih adında bir zırhlı, dört torpido muhribi, iki denizaltı, iki adet süratli keşif gemisi siparişi daha verilmiştir. Bunun yanısıra Fransa'da "Hoover" şehrinde Ogust Norman şirketine 6 torpido ve Paris'te "Schneider" şirketine de iki deniz altı ısmarlanmıştır. (30)

Reşadiye Zırhlısı denize indirilirken

Hukuk Müşavirliği, el konulan Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının yanısıra, yine İngiltere ve Fransa'ya sipariş edilen diğer harp gemilerinin teslimi hususunda yapılmış olan antlaşmalara uyulmaması sebebiyle Osmanlı Hükümetince talep olunacak zarar ve ziyanın tespitini ilgili nezaretlerden istemiştir. (31) Hukuk müşavirliği, Armstrong ve Vickers şirketleri ile Osmanlı Hükümeti arasında yapılmış olan antlaşmayı incelemiş ve şu sonuçlara varmıştır :

1) Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarını inşaa ve tamamlanmasını üzerine alan şirket yalnız yapımcı ve müteahhid olmayıp, malzemeyi de sağlamayı üzerine almış bulunmaktadır.

2) Bu gemiler teslime kadar satanların malı olduğundan, teslimden önce ziya’ olmaları halinde uğranılacak zarar satanlara aittir.

3) En önemlisi, zırhlılar tamamlanıp, Osmanlı Hükümeti'ne teslim edilmeden önce İngiltere Hükümeti tarafından müsadere edilmiş bulunduğundan, hukuken ziyan olmuş sayılır ki, bu bundan dolayı ortaya çıkan zarar Osmanlı Hükümeti'ne karşı sorumluluğu devam eden şirkete aittir. (32)

4) Ortaya çıkan bu bağlayıcı durum sebebiyle,gemilerin. kaybından dolayı Osmanlı Devleti'nin uğradığı zarar ve ziyanın,adı geçen şirketlere tazmine mecbur ettirilmesi açıktır.

5) Bu şirketler şimdiye kadar ödenen paraları iade etmekten, ya da masrafları kendilerine ait olmak üzere iki gemi inşaa edip Osmanlı Hükümeti'ne teslim etme mecburiyetinden kurtulamazlar.

6) Tazminat talebi için şartlar müsaid görünüyorsa da, Osmanlı Devleti'nin uğraşmış olduğu zarar ve mahrum olduğu karı İngiltere Hükümeti'nin tazmin etmesi gerekir. Ancak harp gemisi satın alma hususu kar getiren bir ticarî uygulama değildir. dolayısıyla böyle bir talep söz konusu olamayacağından, ancak doğrudan doğruya, uğranılan zarar ve ziyan için tazminat talep olunur.

7) Bu teşebbüsler için ödeme yapılamamış olsa da,bunların faizleri,inşaata nezaret için yapılan masraflar ve gemileri harekete hazır hale getirmek için satın alınan yakıt bedelleri istenebilir. Fakat gemi bedellerini temin için yapılmış olan masrafın, mesela Periye Bankasıyla yapılmış bulunan istikraz neticesinde kaydedilen % 20,5 luk zarar ve ziyanın bu hesabın içinde olduğunu iddia etmek zordur. (33)

Sultan Osman Zırhlısının malzemeleri yüklenmiş, hatta kömürü bile satın alınarak depo edilmişti.

Hukuk müşavirliğine göre, İngiltere Hükümeti'nden tazminat talebinde bulunmak,harbin alacağı sonucun uygun olmasına bağlı bulunduğundan, şimdilik uğranılan zarar ve ziyanın azamî ölçüde hesaplanarak,harbin neticesine göre aynen istenmeliydi. Uğranılan zarar ve ziyanla birlikte, tam olarak düzenlenmiş kesin hesabın,şirketten mi, yoksa İngiltere Hükümeti'nden mi talep edileceği ve daha ne gibi taleplerde bulunulacağının tespit edilmesi gerekiyordu. Çünkü kesin hesabın çıkarılması, gelecekte takip edilecek hususlar hakkında nazar-ı dikkati çekmek bakımından faydalı olacaktı. Bunun için de, ödenmesi gereken meblağın tazmini ve bu gemilerin teslimi halinde ne kadar meblağ daha ödenmesi gerekeceğinin tespiti için mukavelename suretlerinin incelenmesi gerekiyordu. (34)

İkinci olarak, Bahriye Nezareti'nce gönderilen kesin hesaplardan anlaşıldığına göre Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları için muhtelif tarihlerde ödemeler yapılmıştı. Ayrıca ısmarlanmış olan diğer gemilerin yapımına başlanıp başlanmadığı ,başlanmışsa ne aşamada olduğu, subayların maaşları gibi,inşaata nezaret için yapılmış olan masrafların Bahriye Nezareti tarafından ödenip ödenmediğinin bilinmesi gerekiyordu. Nitekim Harbiye nezaretindeki hesapların incelenmesinden anlaşıldığına göre, 649.647 İngiliz lirasından ibaret olan son taksitten önce,birbirini takiben 1.250.000 ve iki kere 470.000 olmak üzere toplam 2.190.000 İngiliz lirası ödenmiş bulunuyordu. (35) Bu arada Bahriye Nezareti 319.800 İngiliz lirasıyla 1.428.000 Frankın ödenmesi gerektiği hususunu Maliye nezaretine bildirmişti. Ayrıca Fatih zırhlısının ikinci taksit bedeli olan 141.013 Osmanlı lirası, 28 Temmuz 1914 tarih ve 104 numaralı emirle, aynı tarihte genel vezneden ödenmişti. (36) Üçüncü olarak, Sultan Osman için 1650 İngiliz lirası mukabilinde satın alınarak gemiye yüklenen 600 ton malzeme ve 3000 İngiliz lirası ödenerek Times nehri çıkışında depo edilmiş olan kömürün bedellerinin iade edilip edilmediğine dair dosyada hiçbir bilgi bulunmaması sebebiyle, bu hususta da Maliye nezaretinden malumat alınması gerektiği hatırlatılıyordu. (37)

Böylece tespit edilen geniş malumata nazaran, İngiltere ve Fransa hükümetlerine karşı ortaya konacak talepleri gösterir bir cetvelin tanzimi için, daha önce ifade edilen görüşler dikkate alınarak Bahriye ve Maliye nezaretlerine tezkere yazılması uygun görüldü. Ayrıca harp gemilerinin her biri için ödenmiş olan meblağı gösterir bir cetvelin tanzimi ve gerekli olan tüm malumatın gönderilmesi hususunda gereğinin yapılmasını sadaret makamına arz edildi. (38)

S O N U Ç

Buraya kadar tespit edebildiğimiz mevcut belgelere göre, Osmanlı Devleti sadece Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının yapım masrafları için 5.274.228 İngiliz lirası ödeme yapmıştır. Yine daha önce zikrettiğimiz üzere,aynı şirketlere Fatih adında bir zırhlı ve bazı savaş gemileri ile iki de denizaltı ısmarlanmıştır. Bunların birinci taksitleri ve Fatih zırhlısının ikinci taksiti ile birlikte toplam 453.866 İngiliz lirası ödeme yapılmıştır. Sultan Osman için alınan yakıt ve sair masraflar için ödenen para 4650 İngiliz lirasıdır. Ayrıca bu zırhlının torpidoları,"Reşadiye" ve "Mesudiye" zırhlılarının cephane bedelleri, "Derne" gemisi, "Turgut Reis ve Mesudiye" zırhlıları ve "Mecidiye" kruvazörünün bazı ihtiyaçları için de 241.340 İngiliz lirası harcama yapılmıştır. Dolayısıyla 1 Ağustos 1914 itibariyle ödenmiş olan genel toplam 5.969.434 İİngiliz lirasıdır. (39) Bundan başka Fransız "Schneider" şirketine ısmarlanmış olan gambotlar ve denizaltıların ilk taksit bedeli olarak toplam 1.678.000 Frank, yani 73,832 Osmanlı lirası ödenmiştir. Yine Fransız "Ogüst Norman" şirketine ısmarlanmış olan altı torpidonun ilk taksit bedeli olan 93.000 İngiliz lirası ödenmiştir. Ayrıca İtalyan "Ansaldo" ve ortakları şirketine "Drama" adlı kruvazör ısmarlanmıştı. Nitekim bu gemi için borç hanesinde 162.761 İngiliz lirası gösterildiğine göre,daha önceden de bazı ödemeler yapılmış olduğu kanaati kuvvetlidir. Ancak mevcut belgelere göre şimdilik kesin verileri tespit etme imkanı bulamadık. Bu ödenen paraların bugünkü değerini bulmak için, o günkü kurlara bir göz atmak gerekir. 1914 yılı itibariyle 1 İngiliz lirası, 1.13 Osmanlı lirasına denkti. 1 Frank ise 1916 yılı itibariyle 4.44 Osmanlı kuruşu ediyordu. (40) 1 Osmanlı lirası (altın lira) 1914 itibariyle 100 kuruş olduğuna göre, o ana kadar ödenen para aşağıdadır :

5.969.434 İngiliz lirası . . . . . . . . . . . . . . . . = 6.745.460 Osmanlı lirası

1.678.000 Fransız frankı . . . . . . . . . . . . . . . = 73.832 " " 9;

93.000 İngiliz lirası . . . . . . . . . . . . . . . . . . = 105.090 #9; " " 9;

1 Ağustos 1914 tarihi itibariyle ödenen toplam para. 6.924.382 Osmanlı lirasıdır.

Böylece Mayıs 2000 itibariyle bir altın (Reşad) 30.000.000 olduğuna göre:

6.924.382 X 30.000.000 = 207 trilyon. 731 milyar. 460 milyon Türk lirası etmektedir.

Ancak ortaya çıkan bu sonuç yanıltıcıdır. Çünkü 80 yıl önce ödenen bu meblağa, yıllık % 5 normal faiz hesabıyla % 400 ilave edilmelidir. Buna göre ana paraya ilaveten

830 trilyon 925 milyar 840 milyon lira tutarındaki faizle, toplam miktar :

1katrilyon, 38 Trilyon, 657 milyar, 300 milyondur.

Türkiye, Sultan Osman ve Reşadiye'nin bedellerini tamamen, Fatih zırhlısı ve ısmarlamış olduğu diğer gemilerin bedellerinin önemli bir kısmını ödediği halde,bu husus Lozan müzakereleri sırasında Türkiye ile İngiltere arasında en önemli malî meselelerden birini oluşturmuştur. İsmet İnönü, Lozan görüşmeleri için Avrupa'ya gittiği bir sırada İngiltere Hariciye Nazırı Lord Curzon'la görüşmüş ve bir ara Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları meselesini açmıştı. Kendisine, iki boğaz arasındaki gemi sayısının tehlike teşkil etmemesi için siyasî ve askerî teminatın yeterli olmadığını söyledi. Rusya kadar donanma sahibi olmanın gereğini savunarak bu zırhlıları geri istedi. Curzon bu talebi düşüneceğini söyleyerek konuyu değiştirdi. İsmet (İnönü) Paşa'nın ifadesinden bu hususta Türk heyetinin fazla bir gayret göstermediği anlaşılmaktadır. (41) Tamirat meselesinde müttefikler, delegelerimizden ülkemizde bulundurdukları askerî birliklerin masrafları olmak üzere "işgal mesarıfı" adı altında mühim bir para istemişler,sonra bunu 30 milyona kadar indirmişlerdi. (42)

Halbuki Türkiye'nin işgal yüzünden uğradığı zarar yüz milyonlarla ifade edilemeyecek kadar ağırdı. Yunan orduları ülkemizi işgal ettikleri sürede harabeye çevirmişti. Israrlarının en önemli sebeplerinden biri,satın alınıp bedelleri ödendiği halde harpten evvel gasp edilen savaş gemilerinden dolayı Türkiye'nin talep edeceği tazminattı. Ayrıca İngilizler, Avusturya bankasında Osmanlı Devleti adına yatmış olan 5 milyon altına da el koymuşlardı. Böylece İngilizler gasp ettikleri bu altınlarla, hakkımız olan tazminatı mahsup etmeyi düşünmüşlerdi. (43) Fakat Türkiye, Yunanistan'dan hiç bir tazminat alamadığı gibi, bu gemilerin bedellerini de tahsil edemedi. Çünkü Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşmasıyla bu gemi bedellerinden tümüyle feragat etti. Antlaşmanın, "Muhtelif hükümler, II.Fasıl" başlığı altındaki 58.madde şöyledir :

" ... Türkiye, Hükümet-i Osmaniye tarafından İngiltere' sipariş olunup, Britanya Hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaz'-ı yed edilmiş olan harp sefinelerine mukabil tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya Hükümeti'nden ve ne de tebaalarından talep etmemeği kabul ve bundan dolayı her türlü metalibinden feragat eder." (44) Böylece Türkiye'nin bu hususta yapacağı her türlü teşebbüs geçersiz kılınıyordu. Yunanlılar'la harp tamiratı hususunda arabuluculuk etmek isteyen îtilaf devletleri, bundan vazgeçmemiz için Trakya sınırında bulunan "Karaağaç"! bırakmak teklifinde bulunmuşlardı. Ancak Türk delegasyonu başkanı İsmet İnönü,". Karaağaç karşılığında, tamirat ve gemi bedelleri dahil her türlü tazminattan vazgeçmişti. (45)

Mevcut belgelerden anlaşıldığına göre,yapımı bittiği halde Türk zırhlılarını teslim etmemekle antlaşmayı bozan taraf İngiltere'dir .Burada tazminatı ödemekle yükümlü olan birinci derecede muhatap Armstrong ve Vickers şirketleridir.

Dolasıyla Osmanlı Devleti'nin uğradığı zarar ve ziyanı tazmin etmek zorunda olan da bu şirketlerdir. Üstelik taraflar arasında yapılan anlaşma gereğince, o ana kadar ödenmiş olan ana paraları ya iade edecekler,ya da masrafları kendilerine ait olmak üzere iki gemi inşaa edip Osmanlı Hükümeti'ne teslim edeceklerdi.Bu bakımdan Lozan'da hiç olmazsa doğrudan doğruya uğranılan zarar ve ziyanlar için tazminat talep edilebilirdi. Zaten "Periye" bankasından %20.5 nispetle sağlanan istikraz mevcut borç yükünü daha da ağırlaştırmıştı. Gemiler için ödenen paranın faizleri,inşaata nezaret için yapılan masraflar ve bu gemiler için satın alınan yakıt ve sair malzeme bedelleri istenebilirdi. Lozan'da tüm bu hususlar değerlendirilmiş midir ? Konunun ciddi olarak masaya getirilmesi için mukavelename suretleri incelenmiş midir ? Fransız ve İtalyan şirketlerine ısmarlanan gemiler için bir miktar ödeme yapılmıştır. Bunları geri almak için bugüne kadar bir teşebbüste bulunulmuş mudur? Ayrıca İngiliz, Fransız ve Ruslar tarafından zaptedilen iki istimbot, bir motor ve beş büyük ticaret gemisinin akibetleri ne olmuştur ? Savaş sonrası bu gemiler geri verilmiş midir ? Verilmemişse,bunlar için tazminat talep edilmiş midir ? Kaldı ki bunlar savaş gemisi de değillerdi. Şüphesiz Türklerin uğradığı kayıplar bunlardan ibaret değildi .Ancak "Donanma Cemiyeti" nin büyük çabalarıyla, önemli bir kısmı halktan toplanan paralarla satın alınan bu gemiler halkın öz malı idi. Ve zorlu bir savaştan zaferle çıkan Türkiye'nin bu paraya çok ihtiyacı vardı.

---------------------------------------------------------

Bu makale İstanbul’da TARİH ve MEDENİYET Dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

( 1 ) Daha sonra Limni ve Kılkış adı verilen bu gemiler Yunan donanmasına Balkan Savaşı'ndan sonra katılmışlardır. Afif Büyüktuğrul, Osmanlı Devleti'nin Yapmayı Tasarladığı Son Donanma, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, İstanbul 1968, s.ll, sf.67

( 2 ) Büyüktuğrul, Aynı makale, s.68

( 3 ) Bahri Noyan, II.Meşrutiyet'te Türk Donanması, Hayat Tarih Mecmuası, İstanbul 1970, s.6, sf.32

( 4 ) Büyüktuğrul, s. 68-69

( 5 ) Büyüktuğrul, s.70

( 6 ) Büyüktuğrul, s.71

( 7 ) Akdes Nimet Kurat Türkiye ve Rusya, Ankara 1970, s.112

( 8 ) Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, C.III.,Kıs.I,Ankara 1983, s.71

( 9 ) Kazım Karabekir, I.Cihan Harbi'ne Neden Girdik, C.I, İstanbul 1994, s.39-40

( 10 ) Karabekir, s. 40

( 11 ) Karabekir, s.54

( 12) BOA, DH-KYS., D.39/65, lef.2; DH-ŞFR, D.43/212

( 13) Yusuf Hikmet Bayur, s.72

( 14 ) Bayur, Aynı eser, s.72

(15) Bu gemilerin yanısıra "Fatih", "Mezomorto Hüseyin Paşa" ve "Cezayirli Hasan Paşa" kruvazörleriyle,altı muhrip tezgahta idi. Bunların da taksitlerinin sekizde üçü verilmişti. Yine Fransa'daki altı muhrip ile dört denizaltı gemisi de aynı durumda bulunuyordu. Bk. Bahri S. Noyan, "Birinci Dünya Harbi'ne Nasıl Girdik?", Hayat Tarih Mecmuası, Eylül 1977, s.9, sf.48-49

( 16 ) Bayur, Aynı eser, s.73

( 17 ) Bayur, Aynı eser, s.74

( 18 ) Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İrade Meclis-İ Mahsus, nr.9 Ra 1330

( 19 ) BOA, Aynı belge, Lef.l

( 20 ) BOA, İrade Meclis-i Mahsus, nr.9 Ra 1330

( 21 ) BOA, İrade Meclis-i Mahsus, nr.9 Ra 1330, Lef.2

(22) BOA, İrade Meclis-i Mahsus, nr.9 Ra 1330, lef.3.

( 23 ) BOA, Aynı belge, Lef.l

( 24 ) HR-HMŞ-ÎŞO, D.99/4-3, Lef. 1/1, Lef.4/2

( 25 ) Ancak Sultan Osman'ın İngiltere hükümetince müsaderesi sırasında bu malzeme ile depo edilmiş olan kömüre de el konulmuştur. Bk. BOA, Aynı belge, Lef.1/1

( 26 ) BOA, HR-HMŞ-İŞO D.99/4-3, Lef.1/1

( 27 ) BOA, Aynı belge, Lef.1/2.

( 28 ) BOA, HR-HMŞ-İŞO, D.99/4-3, Lef.1/2

( 29 ) Ibid

( 30 ) Ibid

( 31 ) Ibid

( 32 ) Ibid

( 33 ) BOA, HR-HMŞ-İŞO, D.99/4-3, Lef.4/1

( 34 ) BOA, Aynı belge, Lef.4/1 ve 4/2

( 35 ) BOA, Aynı belge, Lef.4/1

( 36 ) Ibid

( 37 ) Ibid

( 38 ) BOA, Aynı belge, Lef.4/2

( 39 ) "Sultan Osman,Reşadiye ve Fatih" zırhlılarına ödenen meblağ konusunda birbirini pek tutmayan rakamlar verilmektedir. Mesela Rauf Orbay, bu üç zırhlı için 12 milyon İngiliz lirası ödendiğini,(Bk. Feridun Kandemir, Hatıraları ve söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul 1965, s. 103-104 ) Ali Fuat Cebesoy, Sultan Osman ve Reşadiye için 7 milyon İngiliz lirası ödendiğini, (Bk.Ali Fuat Cebesoy.Siyasî Hatıralar, İstanbul 1957, s.202). Yusuf Hikmet Bayur, her iki gemiye toplam 7.5 milyon altın lira ödeme yapıldığını,(Bk.Yusuf Hikmet Bayur,Türk İnkılabı Tarihi. C.III, K. I, Ankara 1983, s. 74) Erdoğan Alkin ise, bu zırhlılar için ödenen meblağı netleştiremediği gibi, gemilerin sipariş tarihlerini 1913 olarak göstermekle yanılmaktadırlar. (Bk. Erdoğan Alkin, Kayıp Gemiler Dosyası, Tempo Dergisinden iktibasen, Hürriyet, 4 Aralık 1992) Bilindiği üzere bu gemilerden Reşadiye’nin siparişi 1911 yılında Sultan Osman ve Fatih zırhlılarının ise 1912 yılında verilmişti.

(40) Fransız frankının Türk lirası karşısındaki 1914 ve 1915 senelerindeki değeri tespit edilemediğinden 1916 senesindeki değeri esas alınmıştır. Savaş yıllarındaki altın ve döviz fiyatlarının değişimi için bk.Vedat Eldem, Cihan Harbinin ve İstiklal Savaşının Ekonomik Sorunları, Türkiye îktisat Tarihi Semineri, Ankara 1973, s.394

( 41 ) Bilal N. Şimşir, Lozan Telgrafları, I,Ankara 1990, s.197

( 42 ) Ali Fuat Cebesoy, Aynı eser, s.192,202

( 43 ) Cebesoy, Aynı eser, s.202; Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul 1965, s.203-204

( 44 ) İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, C.I, Ankara 1983, s.106

( 45 ) Feridun Kandemir, Aynı eser, s.203-204. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kurtuluş Savaşı'nda ülkemizin önemli bir parçasının tahrip edilerek,yüz milyonlarca lira ile telafi edilemeyecek bir zarara uğratılmasına mukabil "Karaağaç" ı almak suretiyle bu önemli davanın bu şekilde karara bağlanmasını hazin olarak nitelendirmiştir. Ayrıca Anadolu sahillerine yakınlığı dolayısıyla stratejik öneme haiz Sisam ve Midilli adaları Türkiye'ye bırakılmış olsaydı, belki o zaman tamirat meselesi adil bir şekilde halledilmiş sayılırdı, görüşünü savunmaktadır. Bk. Cebesoy, Aynı eser, s.335-336

MÜTAKERE DÖNEMİNDE İSTANBUL HÜKÜMETLERİ İLE KUVÂ-YI MİLLİYE ARASINDAKİ MÜNASEBETLER

İtilaf devletleri, 30 Ekim 1918’de çok ağır koşullar taşıyan ve bazı maddeleri açısından da bir takım gizli amaçları olduğu aşikar olan Mondros Mütarekesini Osmanlı Hükümeti'ne imzalatmış bulunuyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson'un 14 maddeden ibaret programında, "milletlerin kendi kaderine hakim olmasını" temin eden 12'nci maddeyi, Osmanlı Devleti de kabulde bir beis görmeyerek benimsemişti. Mustafa Kemal Paşanın ifadesiyle, gerçekten kabul edilebilecek olan bu prensibin uygulaması yönünde Birleşik Devletler'in bir icraatı görülmediği gibi, İtilaf devletleri mütareke hükümlerini çok geçmeden ihlal ettiler. (1) Başta İstanbul ve İzmir olmak üzere memleketin işgal edilmeye başlanması üzerine, meseleyi siyaseten çözmeyi tercih eden Osmanlı Hükümeti'nin başarısız kalması karşısında durumu doğru ve yerinde tespit eden askerî yetkililer, gerekli tedbirleri almakta gecikmediler. Mustafa Kemal Paşanın çok geniş yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Büyük Millet Meclisinin açılmasına kadar devam eden bu büyük mücadelede İstanbul ile Anadolu arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kesilmemiş, aksine artan bir şekilde devam etmiştir.

14 Ekim 1918 tarihinde sadarete getirilen Mareşal Ahmet İzzet Paşa, 25 gün gibi kısa süren iktidarında Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya mecbur kalmasına rağmen, önemli işler de başarmıştır. Memleketin zor günler yaşadığı o dönemde, Almanya'dan gelip de henüz bankalarda ve çeşitli devlet dairelerinde bulunan 20 milyon liraya el koymuştur. Rumların muhtemel taşkınlık ve tahriklerine karşı gerekli tedbirleri almış, önemli kilit noktalarına devletin takdir ve güvenini kazanmış şahsiyetleri tayin etmiştir. (2) Kaldırılmış bulunan "Teşkilat-ı Mahsusa" Başkanı Albay Hüsamettin (Ertürk) Beyin emrindeki depolarda bulunan silah ve cephanenin anî baskınlarla boşaltılarak Anadolu'ya sevkine göz yummuştur. (3)

Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin istifasından sonra, 11 Kasım 1918'de sadarete getirilen Tevfik Paşa döneminde Türkiye aleyhine olan hareketlerde gözle görülür bir hızlanma meydana gelmiştir. İstanbul'da bulunan okullar, kışlalar, resmî ve özel binalar yabancı askerler tarafından işgal edilmiştir. Fransız ve İngiliz askerleri memleketin diğer yerlerinde bu hareketlerine devam ederken, yapılan baskılara daha fazla dayanamayan Sultan Vahdeddin, 21 Aralık 1918'de bir irade ile Meclis-i Mebusanı feshetmiştir. (4) Bu gelişmeler karşısında Tevfik Paşanın istifa etmesi üzerine hükümeti kurma görevi Damat Ferit Paşaya verildi. 4 Mart 1919 tarihinde iktidara gelen Damat Ferit ilk icraat olarak Divan-ı Harb-i Örfîde bulunan sivil üyelikleri kaldırmış, sadece askerleri bırakmıştı. (5) Böylece eski İttihat ve Terakki kabinelerinde görev almış nazır ve bazı üst düzey yöneticiler tutuklanmaya başladı. Bu sırada tüm memlekette büyük heyecan ve tepkiye sebep olan bir hadise meydana gelmiş; Yunanlılar, İtilaf devletlerinin de desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal etmişlerdi. Bu olay üzerine Damat Ferit Paşa, 17 Mayıs 1919'da hükümetin istifasını vermiştir.

19 Mayıs 1919 tarihinde hükümeti kurmakla görevlendirilen Damat Ferit, kabinesine ılımlı, hatta milliyetçi olarak niteleyebileceğimiz Tevfik ve Ahmet izzet Paşa gibi önemli şahsiyetleri de almıştır. Bu arada işgal sahasını daha da ileriye kaydırmak isteyen Yunanlılar Urla'da hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. 16 Mayıs 1919 sabahı Urla'daki Türk köylerine saldıran yerli Rum çeteleri, halkın, bir avuç Türk askeri ile birlikte kahramanca karşı koy-ması üzerine geri püskürtüldü. Aynı şekilde ikinci direnme Ayvalık'ta meydana geldi. Ayvalık'ta bulunan 172. Alay Kumandanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey, 28/29 Mayıs sabahı karaya çıkmak isteyen Yunan birliklerini, emrindeki az sayıda kuvvetle karşıladı. Balıkesir mutasarrıfı ile 172. Alay Kumandanı'nın çarpışmaların başladığını bildiren telgraflar üzerine, (6) mesele hemen Meclis-i Vükelada görüşüldü. Meclis hararetli tartışmalardan sonra, bilhassa Ahmet İzzet Paşanın teklifiyle, "Düşman ilerlediği takdirde ateşle karşılık verilmesi ve direnilmesi, ancak lüzumunda geri çekilmek de dahil olmak üzere, askerin esir düşmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasına" karar verdi. (7) Aynı tarihlerde doğu sınırındaki 15 . Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa tarafından, o havalide bulunan İngiliz subaylarına Van civarına bir Ermeni kuvveti geleceği haber verilerek, karşı konulacağı bildirilmişti. Ona da bu gibi taarruzlara karşı konulması ve gerekirse kolordusunu seferber etmeye de yetkili olduğu bildirilmiştir. (8) Ancak bütün bu kararların, Damat Ferit'in Paris Konferansı dolayısıyla İstanbul'da bulunmadığı bir sırada alınmış olduğunu hatırlatırız. Çünkü Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey ve Adliye Nazırı Üryanizade Cemil Molla Bey, işgale kesinlikle karşı konulmaması tarafını tuttuklarından, mülkî memurlara bu kararların hilafında emirler vermişlerdir. Bu arada Amiral Calthorpe, Osmanlı Hükümeti'ne verdiği bir nota ile, "Samsun sancağından endişe verici haberler alındığını, bazı kötü niyetli kişilerin hadise çıkarmaya çalıştıklarını ve bu işte Mustafa Kemal Paşanın başrolü oynadığı belirtilerek, Karadeniz Ordusu Başkumandanı General Milne tarafından değiştirilmesi için Harbiye Nezaretine direktif verildi. (9) Meclis-i Vükela bu isteğin kabul edilmesi ve Mustafa Kemal Paşanın geri çağrılmasını zorunlu olarak karar altına aldıysa da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, açık emir vermeyip istişare için acele olarak İstanbul'a gelmesini bildirerek işi geciktirmeye çalıştı. (10) İngilizler bu kere Miralay Refet Beyin geri çağrılmasını istedilerse de, Harbiye Nezareti bu zatı azlederek, yerine Miralay Selahaddin Beyi tayin edip Samsun'a gönderdi. Refet Bey de, en yakın amirinin Mustafa Kemal Paşa olduğunu bildirerek kumandayı bırakmamış ve Samsun'un arkasındaki sırtlarda savunma tertibatı almıştır. (11)

Teslimiyetçi bir çizgide yürüyen hükümetin Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey, 22/23 Haziran 1919'da Balıkesir Mutasarrıflığına gönderdiği bir yazıda, işgaller ne denli haksız olursa olsun, hakkımızı ancak siyaseten savunabileceğimizi, karşı koyarak bu meselenin üstesinden gelinemeyeceğini, açık talimata aykırı hareket edenlerden hesap sorulacağını bildirmiştir. (12) Üstelik Harbiye Nazırı'nın da 14. Kolorduya gönderdiği yazı Dahiliye Nazırı'nın görüşlerini destekler mahiyetteydi. (13) Buna rağmen Konya vilayeti ile Karesi ve Kütahya sancaklarında, daha bazı yerlerde ordu müfettişlerinin emriyle 1311 ve 1316 doğumlular silah altına çağrılmış ve diğer doğumlulardan da gönüllüler toplanmaya başlanmıştı. Üstelik bunların sefer masrafları için de halktan yardım toplanıyordu. (14) Bunun üzerine Dahiliye Nazırı, bütün vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderdiği şifre genelge ile, hükümetten böyle bir emir verilmediği için, bu tür hareketleri tertip edenlerin şiddetle cezalandırılacağını bir kere daha yineliyordu. (15) Öyleyse, Dahiliye Nazırı için herşey bitmiştir. Karşı koyarak boş yere insanımızı kırdırmaya gerek yoktur. Paris'te toplanan konferans son ümittir. Bunun için merkezden emir almadan bu tür hareketlere girişenlere mani olunmalı, ahali ikaz edilmelidir. (16) Bu gelişmeler üzerine, hükümet, 23 Haziran 1919 tarihli kararı ile, çağrıldığı halde gelmediği ve "halkı hükümete karşı tahrike teşebbüs ettiği" gerekçesiyle, Mustafa Kemal Paşayı azlederek yerine Bahriye Nazırı Hurşit Paşanın tayin edilmesine ve Mustafa Kemal Paşanın bundan sonra yapacağı tebligat ve iş'arların resmî sıfatının kalmadığını ilgili vilayetlere bildirilmesine karar verdi. (17) Ayrıca Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey, Sivas vilayetine gönderdiği 29 Haziran 1919 tarihli şifre telgrafla, Mustafa Kemal Paşanın "suret-i kat'iyyede" azledilmiş olduğunun bilinmesini tebliğ etti. (18) 9 Temmuz 1919'da gönderdiği bir başka telgrafla da, Samsun'a çıkarılan İngiliz işgal kuvvetleri için mümessiller nezdinde gerekli teşebbüsatın yapıldığını, bunun İngilizlerce bir işgal olarak kabul edilmemesi gerektiği cevabı alındığını belirterek, azledilmiş olan Mustafa Kemal Paşanın hareket ve ter-tiplerine iştirak ve muvafakat edilmemesini, Harbiye Nezaretince de kumandanlara bu yolda talimat verilmiş olduğunu bildirmiştir. (19) Aynı şekilde, 9 Temmuz 1919 tarihinde Diyarbekir vilayetine çekilen şifre telgrafla Mustafa Kemal Paşanın azledilmiş ve harekatının “merdud” verdiği emirlerin reddi gerektiği vurgulanarak, Erzurum Kongresi'nden maksadın ne olduğuna dair, acele bilgi verilmesi istenmiştir. (20) Gelişmelerden son derece endişeye düşmüş olduğu anlaşılan Damat Ferit Hükümeti, "Müdafaa-i Millîye ve Redd-i İlhak Cemiyetlerinin çalışmalarına asla yardımcı olamayacağını ilan ediyordu. Mustafa Kemal Paşa kastedilerek, bazı ordu müfettişlerine verilen yetkilerin, memleketin selamet ve asayişinin sağlanmasına ait tedbirleri almak olduğu hatırlatılarak, sadece bu noktada mülkî ve askerî kuvvetlerin birleşmesiyle netice elde etmeye ma'tuf olduğu vurgulanıyordu. (21) Dahiliye Nezareti, 17 Temmuz'da Van ve 21 Temmuz'da da Bitlis, Hüdavendigar, Ankara ve Sivas vilayetleriyle Karasi Mutasarrıflığına gönderdiği şifre talimatlarla lazım gelenlerin ikaz edilmesini ve etkili tedbirlerin alınmasını istiyordu. (22) Bütün bunlardan bir netice alamayan hükümet, Dahiliye Nazırı Adil imzasıyla 29 ve 30 Temmuz 1919 tarihiyle hemen tüm vilayet ve mutasarrıflıklara gönderdiği şifre telgrafla, Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Beyin yakalanarak derhal İstanbul'a gönderilmelerini istedi. (23) Damat Ferit'in bu icraatlarına ancak bir hafta dayanabilen Ahmet İzzet Paşa, senelerce kumandası altında birlikte çalışmış olduğu, memleketin bu iki güzide evladının tutuklanmasına karşı çıkarak, 29 Temmuz 1919'da istifasını vererek hükümetten çekilmiştir. (24) Bu olaydan sonra Damat Ferit, hem Ahmet izzet Paşa ve arkadaşlarına, hem de Anadolu'daki millî harekete karşı tutumunu daha da sertleştirecektir. İlk adım-da, 30 kadar mutasarrıf ve kaymakam azledildi ya da istifa etmiş sayıldı. Bunların yerine, 54 kadar yeni mutasarrıf ve kaymakam tayin edildi. (25) Damat Ferit Hükümeti'nin bir başka teşebbüsü de, Anadolu'ya tahkik heyetleri gön-dermek olmuştur. Heyetlerin amacı, taşrada huzur ve asayişi bozabilecek bazı ahval ve hadisat ve muamelatın meydana gelmekte olması sebebiyle, soruşturmalarda bulunup rapor vermek ve acil işleri telgrafla bildirmekti. (26) Bunun anlamı açıktı: Merkeze, genellikle itaatkar olan mülkiye teşkilatına karşılık, askerî teşkilatta merkeze karşı bir baş kaldırma durumu varsa, bu gibi şahıslar hizaya getirilecekti. Fakat Amasya Genelgesi yayınlandıktan ve Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, bu gibi kararları uygulamaya koymak hiç de kolay değildi. Nitekim kabine üyelerinden bazıları, bilhassa Ahmet İzzet Paşa, bu heyetlerde görev almayı reddetmişlerdir. (27) Diğer taraftan, 3. Ordu Müfettişliği görevinden alınmış olan Mustafa Kemal Paşanın askerlik mesleğinden kovulmasına, haiz olduğu nişanlarla, uhdesinde bulunan fahrî yaverlik rütbesinin kaldırılmasına karar verildi. (28) Bu arada Damat Ferit, Kuvâ-yı Mıllîye'ye karşı istenilen şekilde hareket etmediğine kanaat getirdiği Harbiye Nazırı Nazım Paşayı görevinden alarak, 13 Ağustos 1919'da bu göreve, “Kuvâ-yı Millîye'nin hakkından ben gelirim.” diyen emekli Ferik Süleyman Şefik Paşayı getirdi. 14 Ağustos 1919 tarihinde Harbiye Nezareti makamına oturan Süleyman Şefik Paşa, Nezaretin, hatta Türk ordusunun kalbur üstü birçok kumandanını topyekûn azletti. (29) Bununla da yetinmeyerek, kolordu kumandanlarının "Kolordu ahz-ı asker" başkanlıkları ile şifreli muhaberede bulunmalarını yasakladı. (30) Fakat kolordu kumandanları bu emri dinlemediği gibi, 28 Ağustos'ta azledilen 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşanın yerine tayin edilen Mirliva Ahmet Hulusi Paşaya baskı yaparak bu görevi kabul etmesini engellediler.

Damat Ferit, kendisine muhalif olan çevreleri sindirmek amacıyla teşkil ettirdiği Divân-ı Harplerle, eski İttihad ve Terakki kabinelerinde görev almış birçok devlet adamını mahkemeye sevk etmiştir. (31) Ayrıca Kuvâ-yı Millîye hareketine sempatiyle bakan eski sadrazamlardan Ahmet İzzet Paşanın kabinesinden istifa etmesi üzerine, onu cezalandırmak için akla gelmedik icraatlara başvurmuştur. 0 sırada tek "Yaver-i Ekrem'in Ahmet İzzet Paşa ve kanunen de sadece tek bir kişinin bu unvana sahip olabileceğini bildiği halde; Ankara'da Ali Fuat Paşanın yerine tayin etmiş olduğu Ahmet Hamdi Paşa ile Kuvâ-yi İnzibatiye Kumandanlığına tayin ettiği Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşalara da Yaver-i Ekremlik ünvanını verdirtmiştir. (32) İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb'e aralarında Ahmet İzzet, Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların da bulunduğu gizli bir liste vererek; "siyasî düşmanlarım" diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak Malta'ya sürgün edilmelerini istemiştir. (33) Damat Ferit, bununla da yetinmeyerek, 24 Ağustos 1920 tarihinde çıkarmış olduğu “Tashih-i Rüteb-i Askeriyye Kararnamesi'ne dayanarak, 30 Ağustos 1920'de Müşir Ahmet İzzet, Ali Rıza ve Salih Paşaların rütbelerini ferikliğe indirmiştir. (34) Ancak, daha sonra, Tevfik Paşanın son sadareti sırasında, 30 Ekim 1920 tarihli irade üzerine, 22 Kasım 1920'de bu üç güzide askerin rütbeleri yeniden iade edilmiştir. (35) Bütün bunlara rağmen, Anadolu'da bazı ordu komutanlarınca, hükümetin icraatlarına ters düşen emirler verildiği de oluyordu. Nitekim, Yunanlılara karşı halkın gösterdiği direniş karşısında, 2. Ordu Müfettişliği, “Ahz-ı asker kalemi riyaseti” ne yazdığı şifre telgrafta, millî hareketin engellenmemesini, her suretle takviye ve tanzimi hususunun tüm mülkî ve askerî memurların ve memleketin ileri gelenlerinin vatanî vazifesi olduğunu bildirmiştir. (36) Ancak, karşı tedbirleri, yani hükümetin çete olarak nitelendirdiği Kuvâ-yı Millîye'nin hemen dağıtılmasını isteyen ve destekleyen İtilaf devletleri idi. (37) Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, tüm hareketini Ferit Paşa Hükümeti üzerinde toplamaya özen göstermiştir. Hükümetin takip ettiği düşmanca tutum karşısında Mustafa Kemal Paşa, Dahiliye Nazırı'na çektiği 11 Eylül 1919 tarihli telgrafında, milletin güvenini kazanmış yeni bir hükümet kuruluncaya kadar, Türk milletinin İstanbul Hükümeti ile muhabere ve münasebette bulunmayacağını, ordunun da milletten ayrılmayacağını bildirmiştir. (38) Damat Ferit'in, kolorduların doğrudan doğruya padişaha maruzatta bulunma isteklerini reddetmesi üzerine, kongre heyeti, 11/12 Eylül gecesi sadrazama bir telgraf çekerek, milletin padişahtan başkasına güveni kalmadığı için hal ve istirhamlarını ancak ona arz edebileceğini, fakat hükümetin buna engel olduğunu belirterek, bu halin bir saat devam etmesi halinde milletin, "kendisini her türlü harekat ve icraatında serbest telakki edeceğini, zaten, gayr-i meşru kabul ettiği hükümetle bağlarını keseceğini ve bundan sonra milletin alacağı vaziyyetin İtilaf devletleri mümessillerine de bildirileceğini" açıklamıştır. (39) Ancak, bundan bir netice alamayan Umumî Kongre Heyeti, meşru bir hükümet iş başına gelinceye kadar milletin İstanbul ile bağlantısını kestiğini her tarafa duyurdu ve keyfiyeti İtilaf devletleri temsilcilerine de bildirdi. (40)

Sivas Kongresi ertesinde Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşanın Kuvâ-yı Milliye hareketine karşı yürüttüğü çabaların sonuçsuz kalması hükümetin durumunu hayli sarsmıştı. Kabine üyeleri arasında anlaşmazlık baş göstermesi ve memleketin her yanından hükümetin çekilmesi için telgraflar yağmaya başlaması üzerine Damat Ferit Paşa, 1 Ekim 1919 tarihinde hükümetin istifasını verdi. Yeni kabineyi kurma görevi önce Tevfik Paşa’ya verilmişse de, onun görevi kabul etmemesi üzerine, bu göreve Ali Rıza Paşa getirildi. 2 Ekim 1919'da iktidara gelen kabinenin ilkesi, "Meşrutiyetin takviyesi ve Anadolu ile anlaşma ve yakınlaşmanın teminini sağlamaktı." (41) Bunun yanı sıra Kuva-yı Millîye'ye sempati duyan ve millî birliğe taraftar olanların bu kabinede bir araya gelmesi, Heyet-i Temsiliye'yi umutlandırmıştı. Sadrazam Ali Rıza Paşa, ilk iş olarak Cevat (Çobanlı) Paşayı yeniden Erkan-ı Harbiye-ı' Umumiye Riyasetine getirdi. (42) Harekat-ı Millîye'ye ait telgrafnameler eski hükümet tarafından murakabeye tabi tutulmakta idi. (43) Ali Rıza Paşa Kabinesi, 11 Ekim 1919 tarihli toplantısında, Kuva-yı Millîye ile ilgili telgrafların denetlemeye tabi tutulmaları hakkında, Damat Ferit Paşa Hükümeti'nce getirilen tahdit usulünü kaldırdı. (44) Bu arada Mustafa Kemal Paşa, 7 Ekim 1919 tarihinde padişaha bir telgraf çekerek, Damat Ferit Paşa Kabinesi'ni azlettiğinden dolayı, millet adına teşekkür etmiştir. (45) Sadrazam Ali Rıza Paşa da, Mustafa Kemal Paşaya çektiği 8 Ekim tarihli telgrafında, teşekkür telgrafına padişahın memnun olduğunu kendisine bildirmiştir. (46) Bu gelişmeler üzerine, Mustafa Kemal Paşa, sadrazama bir telgraf çekerek, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde kabul edilen esaslara riayet edilmesi, "Meclis-i Mebusan" toplanıncaya kadar düşmanlarla herhangi bir taahhüde girişilmemesi, mjllî harekete katılmış veya bu hareketi tasvip etmiş olanlar hakkında yapılmakta olan soruşturmaların durdurulması gibi şartların kabul edilmesi halinde, Kuvâ-yı Millîye'nin hükümeti destekleyeceğini bildirdi. Ali Rıza Paşa Hükümeti de, Mustafa Kemal Paşaya bir telgraf çekerek, kendisiyle yüz yüze görüşmede bulunmak üzere Salih Paşanın Samsun yoluyla Amasya'ya gönderildiğini bildirdi. (47) Böylece Amasya'da 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında yapılan görüşmeler sonunda antlaşmaya varılarak bir protokol imzalanmıştır. (48) Ancak, görülen o ki, Sivas Kongresi'nden sonra çok güçlenmiş olan Kuvâ-yı Milliyeciler, bu hükümet zamanında güçlerini daha da arttırmaya başlamışlardı. Bir ara Müşir Zeki Paşanın idaresi altında yeni bir hükümet kurulacağı haberi yayılması üzerine Mustafa Kemal Paşa, 2 Kasım 1919'da Harbiye Nazırı Cemal Paşaya, "Sadrazamın hiçbir şekilde iktidardan ayrılmamasını, aksi takdirde bütün memleketin tekrar İstanbul'la ilişkilerini keseceğini" bildirdi. (49) Bu arada Harbiye Nezareti Levazımat-ı Umumiye Dairesi, Kuva-yı Millîye'nin iaşesinin temin suretine ait bir talimat yayınlayarak, teşkilatın iaşesinin mıntıkalarında bulunan nizamî kıt'alar tarafından temin edileceğini, kumandanlarının da mıntıkalarında bulunan Kuva-yı Millîye'nin mevcudunu, iaşe ettikleri insan ve hayvan adedini, fazladan beslediği kadrosu varsa ne yapması gerektiğini bildirmiştir. Ancak şu kaydı da koyarak, dikkatli olunmasını istemiştir: "Gerek tabelalarda ve gerekse iaşe cedvel ve makbuzlarında Kuva-yı Millîye namı derc edilmeyecek (Kolordunun kıtaat-ı sairesinden misafirdir.) mahlasıyla idhal ettirilecektir. Kıtaat-ı Nizamiyeden Kuva-yı Millîye iaşesine verilen iaşe mevaddı nazar-ı dikkati celb etmeyecek derecede te'min ve i'ta eylenecek ve bu husustaki muhaberat ve vesaik daima tarafımızca mahrem bir surette cereyan ve hıfz ettirilecektir. 4 Kanün-ı evvel 1919." (50) Ancak, Kuva-yı Millîye tarafından Gördes "Duyun-ı Umumiye" sandığından makbuz mukabilinde bir miktar para, erzak ve saire alınması üzerine, Maliye Nezareti bu türlü müdahalelerin engellenmesi için Harbiye Nezaretince icap edenlere kat'i tebligat yapılmasını istemiştir. (51) Bilindiği üzere, 3 ncü Ordu Müfettişi iken görevine son verilen, bunu takiben askerlik mesleğinden istifa eden Mustafa Kemal Paşa hakkında, önceki hükümet tarafından askerlikten ihraç ve sahip olduğu nişan ve madalyalarla, fahrî yaverlik rütbesinin alın-masına dair 9 Ağustos 1919 tarihinde bir irade-i seniyye çıkarılmıştı. Bu kere Harbiye Nezareti, bu muamelenin bir mahkeme kararına iktiran etmemesi sebebiyle kanunen uygun olmadığı için düzeltilmesi, sahip olduğu nişan ve ma-dalyaların iadesi ile yalnızca askerlikten istifasının kabulüne dair 28 Aralık 1919'da bir tezkere verdi. (52) Bunun üzerine 29 Aralık 1919 tarihinde toplanan Vükela Meclisi, hiçbir Divan-ı Harbin hükmüne dayanmaksızın yapılan bu muamelenin düzeltilmesi hususunda, Mustafa Kemal Paşanın askerlikten istifa, fakat "tard olunmuş" tanınmasına ve geri alınan nişan ve madalyalarının iadesi için bir iradenin alınmasını gerekli görmüş, ancak “fahri yaverlik” rütbesinin doğrudan doğruya padişah tarafından verilmiş olmasından dolayı bu hususta bir şey denilemeyeceğine karar vermiştir. (53) Bu hükümet Kuvâ-yı Millîye ile eşkiya çetelerini kesinlikle ayırmış, "Kuva-yı Millîye" unvanını şahsî menfaatlerinin teminine alet edinen ve buna cüret edenler hakkında kanunî soruşturma başlatmıştır. (54) Nitekim Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi, Nazilli'de Aydın Mutasarrıf Vekili'ne "Gayet müsta'cel, dakika te'hiri gayr-i caizdir." kaydıyla gönderdiği şifre telgrafla, Demirci Mehmet Efeye isnad edilen olayların kendisinin “mazhar-ı afv” olmazdan ve harekat-ı milliyeye iştirak etmezden evvelki zamana ait olduğu ve halen kendisinin asayişin muhafazası ve vatanın müdafaası uğrunda çalışmakta bulunduğunu bildirmiştir. (55) Bu sırada millî kuvvetlerin Batı Cephesi'ndeki taarruzları üzerine, General Milne, Harbiye Nezaretine gönderdiği sert bir nota ile, müttefik birliklerine karşı girişilen bu harekatın derhal durdurulmaması halinde, "şimdiki mevkilerinden ileri gitmemeleri" için Yunanlılara vermiş olduğu emri kaldıracağını ve onlara "daha ileri mevziler almaları hususunda" yeni emirler vermek zorunda kalacağını bildirdi. (56) Bu gibi tehditler millî kuvvetleri yıldırmamış olsa da, Batı Anadolu'da büyük bir toprak parçası daha Yunanlılara verilmiş oluyordu. "Milne Hattı" adı verilen, Türk ve Yunan kuvvetlerinin geçemeyecekleri bu hat hususunda general, 3 Kasım 1919'da Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek, Kuvâ-yı Milliye'nin 12 Kasım tarihine kadar bu hattan 3 km geri çekilmesi gerektiğini bildirmiştir. (57) Ancak Harbiye Nazırı Cemal Paşa, General Milne'e gönderdiği bir nota ile, bu durumun meydana getireceği mahzurlara işaret ederek, hükümetin vereceği geri çekilme emrinin dinlenmeyeceğini bildirmiştir. (58) Kuvâ-yı Milliye harekatının devam etmesi karşısında son derece hiddetlenen General Milne, Harbiye Nezaretine çok sert bir nota vererek, bu durumdan Osmanlı Hükümeti'ni sorumlu tuttu. Fakat Harbiye Nazırı'nın da bu notaya cevabı onun kadar sert oldu. No-tada bu duruma Yunanlıların yaptıkları zulüm ve vahşetin sebep olduğunu belirterek, memleketlerini korumaya çalışan Türk halkını bu işten kimsenin menetmeye muktedir olamayacağını bildirdi ve barış konferansına bu cevabın da duyurulmasını istedi. (59) Bu sırada, İzmir'in Yunanistan'a ilhak edileceği haberleri üzerine, Sadrazam Ali Rıza Paşa ve Hariciye Nazırı Reşit Paşa, Amiral de Robeck'i ziyaret ederek, böyle bir teşebbüs vukuunda Anadolu'da çok vahim durumların ortaya çıkabileceğini bildirdiler. Amiralin meseleyi Londra'ya yazacağı sözüne rağmen, Osmanlı Hükümeti, 23 Aralık 1919'da Mustafa Kemal Paşayı gelişmelerden haberdar etti. Ayrıca gerekli talimatın gönderilmek üzere olduğunu bildirerek, bu husustaki mütalaasını sordu. Bu sıralarda Ankara'ya varmış olan Paşa, 29 Aralık'ta bu yazıya verdiği cevapta, "İzmir'in ilhakı teşebbüslerine siyaseten ve fiilen karşı konulacaktır." şeklinde üstü kapalı bir cevap verdi. (60) Nihayet 12 Ocak 1920 tarihinde açılan Meclis-i Mebusan, 28 Ocak'ta yapılan gizli celsesinde "Misak-ı Millî"yi kabul etti. İtilaf devletlerinin emellerine ters düşen bu kararları Osmanlı Meclisi altında yayımlamak gerçekten büyük bir cüretti. Çünkü İzzet Paşa Kabinesi'nden sonra iş başına gelen Osmanlı hükümetleri, müttefik devletlerin ileri sürdükleri hemen her isteği kabul etmek zorunda kalmışlardı. Üstelik İtilaf devletleri bu iktidar döneminde, düzenli Türk birlikleri ve Kuvâ-yı Millîye'nin birbirlerine daha çok yardım etme durumuna girdiğini görmekte gecikmediler. Çünkü Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa, Klikya'da Fransızlara, İzmir'de de Yunanlılara karşı direnen Kuvâ-yı Milliye'ye açık destek vermişlerdi. Bu sebeple paşaların görev başında kalmalarına tahammülleri kalmayan itilaf devletleri yüksek komiserleri, 20 Ocak 1920'de Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek, Cemal ve Cevat Paşaların 48 saat içinde görevlerinden uzaklaştırılmalarını istediler. (61) Hükümet bu suçlamalara karşı kendisini savunduysa da, istifa edip Damat Ferit'e yeniden iktidar yolunu açmamak için, 21 Ocak 1920 akşamı paşaların istifa etmiş olduklarını bildirdi. (62) Hükümet bu baskılar karşısında gücünü kaybetmiş gözükse de, vatana hizmet gayretinden vazgeçmemiştir. Nitekim Harbiye Nezareti, hükümetten, Yunanlıların yeni bir saldırıya geçmeleri halinde, Kuvâ-yı Millîye'nin bunu durduramayacağını, askerî birliklerin de şu andaki güçleriyle buna engel olamayacaklarını, kolordulardan bazılarının mevcutlarının arttırılmasını ve depolarda bulunan silah ve cephaneye el konulması için gerekli tedbirlerin alınmasını istemiştir. (63) Bu sırada, Akbaş Cephaneliği'nde bulunan silah ve mühimmatın 26/27 Ocak 1920 gecesi Köprülülü Hamdi Bey ve arkadaşları tarafından Anadolu'ya kaçırılması üzerine İtilaf devletleri, Osmanlı Hükümeti'ne bir ültimatom vererek, suçluların yakalanarak, silahların geri verilmesini istediler. Aksi takdirde Bandırma'ya asker çıkaracakları tehdidini savurdular. Bu sırada 17 Şubat 1920'de Biga'ya gelen Ahmet Anzavur, Akbaş'tan kaçırılmış olan silah ve cephaneyi ele geçirmek için Yenice'yi bastı. Ve bir beyanname yayımlayarak, öteki şehir ve kasabaları da Biga gibi, Kuvâ-yı Millîyecilerden temizleyeceğini açıkladı. (64) Ancak 3 Mart 1920'de hükümetin istifası bölgedeki karışıklık ve müdahalelerin daha da artmasına sebep oldu. Fakat 61 nci Tümen Komutanı Kazım (Özalp) Bey, Çerkes Ethem ve Demirci Mehmed Efenin kumandasındaki kuvvetler, yoğun çarpışmalardan sonra Anzavur taraftarlarını bozguna uğrattılar.

Yeni hükümeti kurma görevi Salih Paşaya verildi. 8 Mart 1920 tarihinde göreve başlayan Salih Paşanın işi gerçekten zordu. Nitekim, İtilaf devletleri, zaten İstanbul'un Türklerde kalmasını istemediklerinden baskılarını daha da arttırmaya başladılar ve Osmanlı Devleti'ne barış şartlarını zorla kabul ettirmek için 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettiler. Askerî ve mülkî erkandan pek çok devlet adamını tutuklayarak Malta'ya sürdüler. Bununla da yetinmeyen İtilaf devletleri, 27 Mart 1920'de Osmanlı Hükümeti'ne ortak bir nota vererek, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının İstanbul Hükümeti'nce red ve inkar edilmesini istediler. Kuvâ-yı Milliye hareketini "meşru hakların müdafaası" olarak nitelendiren Salih Paşa, İtilaf devletlerinin isteklerini reddederek 2 Nisan 1920 tarihinde istifa etti. Böylece Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920'de, Sivas'taki 3 ncü Kolordu Kumandanlığına gönderdiği bir yazı ile, İstanbul'da meclis dahil, hükümet daireleri ve telgrafhanelerin işgal edilmesinden dolayı, hilafet ve saltanat merkezi ile diğer resmî makamlara maruzatta bulunmanın mümkün olmadığım bildirdi. Ayrıca, milletçe alınması gerekli tedbirler için, bütün vilayetlerdeki sivil ve askerî amirlerden Heyet-i Temsiliye ile temasa geçmelerini istedi. (65) Ayrıca 17 Mart 1920 günü İstanbul ile resmî ve özel telgraf konuşmalarını ve telgraf memurlarının kendiliklerinden yapacakları gizli konuşmaları yasakladı. (66) Aynı gün, Heyet-i Temsiliye'nin bilgisi ve izni olmadıkça hiçbir makam ve hiçbir memurun İstanbul ile konuşma yapamayacağını ilgililere bildirdi. (67) Aslında yerli ve yabancı çevreleri rahatsız eden Misâk-ı Millî idi. Bu gelişmeleri dikkatle takip eden Damat Ferit Paşa ve Hürriyet-İtilaf Fırkası, İstanbul'da Anadolu'daki gibi bir karşı kuvvet ortaya çıkmak üzere olduğu, fakat kendisi iktidar mevkiine dönerse, bu kere kesin bir darbe ile asayişi geri getireceğini ve Anadolu'nun kuvvetini yok edeceği konusunda ilgilileri ikna etti. Böylece İtilaf devletlerinin baskısına daha fazla dayanamayarak istifa eden Salih Paşanın yerine, 5 Nisan 1920'de Damat Ferit Paşa sadaret makamına getirildi. Damat Ferit Paşayı yeniden iktidara getiren "Hatt-ı Hümayun'da Kuva-yı Millîye aleyhinde hükümler vardı. Bunda Kuvâ-yı Millîyecilerin yaptıkları hareketler suç telakki kabul ediliyor, bu hareketleri teşvik ve tahrik etmiş olanların cezalandırılması isteniyordu. (68) Bu bakımdan, Damat Ferit Paşanın bu iktidarı zamanında Ali Rıza ve Salih Paşaların icraatlarına tamamıyla ters düşen davranışlar meydana gelmiştir. Millî Mücadele hareketine karşı düşmanca ve çok sert tedbirlere başvuruldu. Sadaret ve Hariciye Nezaretiyle beraber Harbiye Nezareti ve müşirlik ünvanını da alan Ferit Paşanın bu hükümeti, Türk tarihine kara leke olarak geçmiş rezilce ve zalimce uygulamalara maruz kalmıştır. Kuvâ-yı Millîyecileri padişah iradesi ve fetvalarla engellemeye çalışmış, onları padişaha karşı ayaklanma suçuyla itham etmiş; İstanbul'un işgalinde yapılan zulüm ve tutuklamalar yetmiyormuş gibi, birçok vatansever milletvekilini İngilizlere tutuklatıp, sürgün ettirmiştir. Bir zamanlar jandarma katibi iken, daha sonra eşkıyalığa saptığından dolayı, hükümet tarafından takip edilmekte olan Ahmet Anzavur'a paşalık rütbesi vererek, Karesi Mutasarrıflığına tayin etmiştir. 8 Nisan 1920 tarihinde İngiltere Yüksek Komiseri Amiral de Robeck ile görüşüp, onayını aldıktan sonra 11 Nisan 1920'de Meclis-i Mebusan'ı dağıtmıştır. (69) Memleketi istila eden Yunan kuvvetlerinin önünde ulema kıyafetinde birtakım adamları sevk ettirerek, Yunan askerlerinin halife kuvveti olduğunu ve karşı konulmaması gerektiğini halka telkin ettirmiştir. Adliye Nazırı Ali Rüşdü ise, Yunan taarruzu esnasında taarruz edenin bir an önce Ankara'yı istila ile Millî Hükümeti imha etmesine dua ettiğini gazetelerde yayımlatmıştır. (70) Ancak, iktidarın bu tutumu kendisine bir şey kazandırmadığı gibi, aksine Anadolu'da kurulmakta olan millî teşkilatın, bir devlet disiplini içerisinde meşru hale gelmesini kolaylaştırarak, hızlandırmıştır. Ancak, hiçbir şey, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasına engel olamamıştır. Meclis, ilk olarak 25 Nisan'da yayımladığı beyannamede; İngilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek isteyen bazı hainlerin olduğunu, düşmana karşı silaha sarılan vatanseverlerin padişah ve halifeye isyan etmiş olarak gösterilmeye çalışıldığını ifade etmiştir. Ayrıca, "Allah'ın rahmet ve yardımı da halife ve padişah, millet ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın." temennisi de unutulmamıştır. (71) 27 Nisan 1920'de ise padişaha TBMM'nin emriyle Mustafa Kemal Paşanın imzasını taşıyan bir sadakat arizası gönderilmiştir. (72) Kuva-yı Millîye hareketini bir şekavet hareketi olarak niteleyen Damat Ferit, İngilizlerin de desteğini alarak, bu hareketi yok etmek için Kuvâ-yı İnzibatiye adıyla bir ordu meydana getirmiştir. 18 Nisan 1920 tarihinde kurulan, alay, tabur ve bölüklerden müteşekkil; sözde gönüllü, aslında maaşlı askerlerden meydana gelen bu teşkilatın başına Süleyman Şefik Paşa getirilmiştir. (73) Aslında bir yığın çapulcu ile İttihat ve Terakki zamanında Enver Paşanın tasfiye edip, emekliye sevk ettiği subaylardan teşekkül eden ve pek çok kardeş kanının dökülmesine sebep olan bu kuvvetin 1 nci Alayına bir sancak verildiği gibi, ayrıca, 3 ncü rütbeden bir de mecidî nişanı verilmiştir. (74) Fakat Çerkez Ethem ve Miralay Refet Bey kumandasındaki kuvvetlerin 14 Haziran'da yaptıkları taarruzlar çok başarılı olmuş, Kuva-yı İnzibatiye birliklerinden bir kısmı, hiçbir direniş göstermeden Kuvâ-yı Millîye saflarına katılmışlardır. Bu arada TBMM, Damat Ferit'in Millî Mücadele aleyhinde meydana getirdiği olumsuz cereyanları önlemek, ayak- lanmaları kışkırtanları, idare edenleri ve katılanları yola getirmek amacıyla 29 Nisan 1920'de çıkardığı Hıyanet-i Vataniyye kanunu ile bu gibileri idam cezasına mahküm etmiştir. Ancak Damat Ferit, sadaretinin başlangıcından beri, Anadolu'dan gördüğü mukavemet neticesinde, uğramış olduğu başarısızlığın intikamını almak, işgal güçlerine verdiği söz ve teminatları yerine getirememesindeki sebep ve bahaneleri bulmak için; İstanbul'daki muhaliflerini de namertçe iftiralarla yok etmeye çalışmıştır. Olağanüstü yetkilerle, Birinci Divan-ı Harb-i Örfi başkanlığına getirdiği "Nemrut" lakaplı Mustafa Paşa, 1 Mayıs 1920'de Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarını ölüme mahkûm etmiştir. Bunlar hakkında gıyaben verilmiş idam kararını padişah, 24 Mayıs 1920'de "ele geçtiklerinde tekrar muhakeme edilmek" kaydıyla tasdik etmiştir. (75) Bu arada Kuva-yı Millîye yanlısı birçok kumandan, gıyablarında idama mahkûm olduğu gibi, Anadolu'ya geçerek Kuva-yı Millîye'ye katılan pek çok subay da askerlikten tard edilerek, ihraç edilmişlerdir. (76)

Bu sırada, 22 Haziran 1920'de Anadolu içlerine doğru ilerleyen Yunan kuvvetleri, 20 Temmuz'da bütün Trakya'yı işgal etmiş bulunuyorlardı. 17 Haziran 1920'de Paris'te toplanan konferansta, itilaf devletleri barışı imzalamak veya reddetmek hususunda Osmanlı delegelerine 27 Temmuz 1920 tarihine kadar süre tanıdı. Bunun üzerine 18 Temmuz 1920'de toplanan TBMM, "Misak-ı Millî" sınırları içindeki millet ve vatanı kurtarmak için and içti. Buna karşılık 22 Temmuz 1920 tarihinde toplanan Saltanat Şûrası ise, antlaşmanın imzalanması yönünde görüş belirtti. Antlaşmaya doğru, kabinesinde esaslı değişiklikler yapmak isteyen Damat Ferit, 30 Temmuz 1920'de hükümetin istifasını verdi. Ertesi günü de son Damat Ferit Hükümeti kuruldu. Nihayet Paris'e giden Osmanlı delegeleri 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladılar. Ancak, bu antlaşmanın parlamentolar tarafından tasdik edilmedikçe, bir anlam ifade etmeyeceğini çok iyi bilen İtilaf devletleri yüksek komiserleri, Kuva-yı Millîye liderlerinin hareketlerinde ısrarları halinde; müttefiklerin, özellikle Yunan ordusunun yürüyüşe geçmesinin ve İstanbul'un elden çıkmasının kaçınılmaz olduğunu Ankara'ya anlatmak için bir Osmanlı heyetinin Anadolu'ya gönderilmesi gerektiğini kendi hükümetlerine bildirdiler. (77) Damat Ferit Paşa ise, Ankara ile temas ve münasebette bulunulmaması, millîciler üzerine kuvvet gönderilmemesi ve onlarla pazarlığa girişilmemesi yönünde görüş belirtti. (78) Aslında İtilaf devletleri, Ferit Paşa kabinesinden ümitlerini tamamen kesmiş ve bu devletlerin bir kere daha büyük bir savaş yükünü çekemeyecekleri ortaya çıkmıştı. Üstelik henüz ne Osmanlı Meclisi, ne padişah ve ne de hükümet tarafından imzalanmamış olan Sevr Antlaşması hususunda, artık Ankara Hükümeti'ni de hesaba katmak zorundaydılar. Bu se-beple Ankara ile anlaşmanın çarelerini aramaya başladılar. Nitekim bunun ilk işaretleri de gelmeye başlamıştı. İstanbul'un işgali olan 16 Mart 1920 tarihinden itibaren İngilizler telgraf haberleşmesine el koymuşlardı. Dahilî muhaberatta ise, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca lisanlarından birine göre yazılmış telgrafların çekilmesine izin verildiğinden dolayı, Türkçe telgraf keşidesi mümkün olamamaktaydı. Defalarca yapılan müracaat üzerine nihayet, 7 Eylül 1920'de Türkçe telgraf muhaberatının da diğer üç lisanla beraber yapılmasına müsaade edilmiş ve her an Türkçe telgraf teatisine başlanabileceği, İtilaf devletleri telgraf kontrol heyeti reisi tarafından sözlü olarak bildirilmişti. (79) Daha sonra bütün devlet dairelerine tebliğ edilen bu keyfiyet, (80) İtilaf devletlerinin politikalarını büyük ölçüde değiştirdiklerine dair en önemli işaretti. İlk adımda, Anadolu ile irtibatı sağlamak için sadrazamın görevden uzaklaştırılması hususunda görüş birliğine varan yüksek komiserleri, 11 Ekim 1920'de padişahla yaptıkları gizil görüşmede Damat Ferit'ın değiştirilmesini istediler. (81) Anadolu ile anlaşabilecek hükümet teşkili konusunda Tevfik Paşa üzerinde mutabık kalınması üzerine tüm çabaları sonuçsuz kalan Damat Ferit Paşa, 16 Ekim 1920 günü hükümetin istifasını verdi. Böylece 21 Ekim 1920 tarihinde iktidara gelen Tevfik Paşa Hükümeti ile Ankara Hükümeti arasındaki münasebetler yeni ve çok farklı bir safhaya girmiş oluyordu.

Sonuç olarak Damat Ferit hükümetleri, ülkenin bağımsızlığı için teslimiyetçi politikalar izlemiş, bunun dışındaki hükümetler açık veya gizli olarak Kuvâ-yı Millîye'yi desteklemekten çekinmemişlerdir. Mütareke hükümetlerinin herşeye rağmen işgale kayıtsız kalmadıkları, hatta zaman zaman karşı koydukları görülmektedir. Bilhassa Harbiye Nezareti ve Meclis-i Vükelada görev alan vatanseverlerin bir devlet adamı ciddiyeti içinde işgalcilerin keyfî davranışlarına şiddetle karşı koydukları görülmektedir. Kuvâ-yı Millîye'yi, "Kuvâ-yı gayr-ı millîye" olarak nitelendiren Damat Ferit, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm ettirdiği gibi, İstanbul'da bulunup, Kuvâ-yı Millîye'ye destek verenler üzerinde de baskı kurmuştur. Hatta bunların bir kısmını Malta'ya sürdürdüğü gibi, pek çoğunun da rütbelerini indirerek, askerlik mesleğinden tard etmiş, Divân-ı Harb-i Örfîlerde çeşitli cezalara çarptırmıştır. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümeti ile yeni bir sayfa açılmış, bu hükümet zamanında Kuvâ-yı Millîye daha da güçlenmiştir. Salih Paşanın sadareti sırasında gelişen hadiseler, işgallere karşı direniş ve alınan kararlar; Millî Mücadele'yi haklı olduğu davada meşru zeminlere oturtmuştur. Burada Ankara'nın istiklal Savaşı'ndaki yeri ve hizmetleri tartışılmayacak boyuttadır. Ancak İstanbul'da Damat Ferit hükümetleri dışındaki hükümetlerin; bilhassa Ahmet İzzet, Ali Rıza, Salih ve Ziya Paşa gibi Kuvâ-yı Millîye hareketine destek vermiş olan askerlerin doğrudan görev aldıkları kabinelerin Millî Mücadele'deki hizmetleri küçümsenmemelidir. Bilhassa askerî ve siyasî alanda Ankara'ya açıkça destek veren son Osmanlı Hükümeti olan Tevfik Paşa ka-binesinin icraatları kayda değer olup, bir başka çalışmamızın konusunu teşkil etmektedir.

--------------------------------------------------------------------------

(') Bu makale, 14-17 Ekim 1993 tarihleri arasında Elazığ Fırat Üniversitesi tarafından düzenlenen Birinci Tarih Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuş ; Ağustos 1998’de Genel Kurmay ATASE Başk., Yay., Askerî Tarih Bülteni, 45. Sayısında yayımlanmıştır.

  1. (1) Vakit; "
  2. Mustafa Kemal Paşanın Büyük Bir Nutku", 11 Kânû-ı Sâni 1920, s. 784.

  3. (2) Metin Ayışığı, MareşalAhmet İzzet Paşa (Askeri ve Siyasî Hayatı
  4. ),T.T.K.Yay., Ankara 1997, 160, 179

(3) Ayışığı, 178-179

(4)Takvim-i Vekayi; 21 Kânû-Evvel 1918, s. 3425.

(5)Selahaddin Tansel; Mondros'tan Mudanya'ya Kadar, Ankara 1973, c. I. s. 89.

(6) Bu tetgrafın tam melni için bk. a. g. e. ; c. I. s. 271.

(7)Ahmet İzzed Paşa; "Feryadım", İslanbul 1993. c. II, s. 67.

(8) a. g. e. : s. 67.

(9) Tansel; c. II. s. 67.

(10) Ahmet İzzet Paşa: s. 69. Harbiye Nezaretinin bu husustaki telgraf metni için bkz. Tan-sel; s. 7.

(11) a. g. e. ; s. 69

(12) Tayyib Gökbilgin: Milli Mücadele Başlarken, Ankara 1959, c. I. s. 143.

(13) Bu yazı için bk. Tansel: c. II, s. 17.

(14) BOA, B.E.O. İHB, nr. 434541, L.1.

(15) BOA, B.E.O. IHB, nr. 343541, L.2.

(16) BOA, B.E.O. İHB, nr. 343541, L.2, 3.

(17) Gökbilgin: s. 144.

(18) BOA, DH-ŞFR: D. 100. nr. 203.

(19) BOA, DH-ŞFR: D. 101. nr. 19-33.

(20) BOA, DH-ŞFR, D. 101, nr. 19-35, 19-36.

(21) BOA, DH-KMS, D. 53-2, nr. 13.

(22) BOA, DH-ŞFR, D. 101, nr. 19-100, 19-122, 19-123.

(23) BOA. DH-SFR. D. 101. nr. 67. 70.

(24) Ayışığı, 207

(25) Sina Akşin; İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1983, s. 447.

(26) Akşin: s. 447, 448.

(27) Refik Halit Karay: Minelbab ilel Mihrab, İstanbul, 1964. s. 90. 91.

(28) BOA.: B.E.O. İİS, nr. 343882: Takvim-ı Vekayi. 9 Ağustos 1919. s. 3621.

(29) Ayışığı; s. 231.

(30) Ali Fuat Cebesoy; Millf Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953, c. I, s. 148.

(31) Bu hususta haklarında tahkikat açılan devlet adamları için bk. Hadisat: 13 Haziran 1919, s. 164.

(32) Ayışığı, 214.

(33) Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Ankara 1973, c. II, s. 92-93.

(34) Ayışığı, 217

(35) Ibid

(36) BOA, DH-KMS, D. 53-2, nr. 63, lef. 4.

(37) BOA, DH-ŞFR, D. 102. nr. 64.

(38) Atatürk; Nutuk, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1975. c. I, s. 69.

(39) a.g. e. ; s. 170-171.

(40) a. g. e. ; s. 171-172.

(41) Ahmet İzzet Paşa; c. II, s. 74.

(42) Ayışığı, 218

(43) BOA, Meclis-i Vükela Mazbataları, nr. 455.

(44) BOA. B.E.O., İHB, nr. 344517.

(45) Şimşir; c. I, s. 156.

(46) a. g. e. ; s. 156. Bu telgraf metni için ayrıca bk. Vakit; 9 Ekim 1919, s. 695.

(47) Mustafa Kemal Paşanın bu husustaki telgrafı için bk. Atatürk; Nutuk, c. I, s. 281-282.

(48) Bu protokolün tam metni için bk. Tansel; c. II, s. 148.

(49) Atatürk; c. I, s. 320. Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmenin ardından bir gazetecinin, seçimden sonra "Teşkilat-ı Milliye’ye'nin ilga edilip edilmeyeceği hususundaki sorusuna şu cevabı vermiştir: "Teşkilat-ı Miliye'nin milli iradeyi hakim kılmaktaki gayesi, Millet Meclisinin toplanarak, kanun yapma hakkı ve gözetim görevini tam bir emniyet ve serbesti ile sahip olmasını tahakkuk ettirmektir. Böylece Millî Meclis, her türlü saldırı ve müdahaleden korunmuş bir şekilde büyük bir ciddiyetle kanun yapma görevini yerine getirmeye başladıktan sonra, bugünkü faaliyet tarzına ve varlığını sürdürmesine sebep kalmamış olduğundan, "Teşkilat-ı Milliye", iç tüzüğü gereğince çalışmalarına son verecektir." Bk. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1981, c. III, s. 13.

(50) BOA, B.E.O. İHB, nr. 345518, lef. 4.

(51) BOA, B.E.O. İHB, nr. 345518, lef. 5.

(52) BOA, M. V. Mazbataları, nr. 629.

(53) BOA, Aynı mazbata, nr. 629.

(54) BOA, DH-KMS, D. 53-4, nr. 30, lef. 3: DH-ŞFR, D. 104, nr. 44.

(55) BOA, DH-KMS, D. 53-4, nr.31.

(56) Tansel:c. II, s. 197-198.

(57) Kâzım Özalp; Milli Mücadele, Ankara, 1985, c. I, s. 64. Bu sınır hattı, Ayvalık'ın kuzeyinden başlayarak, doğudaki Akmaz Dağı'na ve oradan güneye dönerek Umurlu'ya kadar devam ediyor, sonra batıya kıvrılarak Selçuk hizasından Ege Denizi'ne varıyordu.

(58) Tansel;s. 196.

(59) a. g. e. ; s. 197.

(60) a. g. e. ; s. 201.

(61) Atatürk; s. 440-441.

(62) Taner Baytok: İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara. 1970, s. 50.

(63) Tansel; c. III, s. 22.

(64) Hüsamettin Ertürk: İki Devrin Perde Arkası, (Yaz. Samih Nafiz Tansu), İstanbul, 1957, s. 432.

(65) Nimet Arsan; Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Ankara, 1991, s. 269.

(66) a. g. e. ; s. 270.

(67) a. g. e. ; s. 270.

(68) Bu "Hatt-ı Hümayun" sureti için bk. Mahmut Kemal inal; Osmanlı Devrinde Son Sad-razamlar, istanbul, 1953, s. 2052.

(69) Bu husustaki irade-i seniyye için bk. BOA, B.E.O. İİS., nr. 347035.

(70) Ahmet İzzet Paşa: s. 79.

(71) Arsan; s. 317.

(72) Bu arizanın tam metni için bk. a. g. e. ; s. 320-322.

(73) Kuvâ-yı İnzibatiye hakkındaki kararname ve bu hususta Süleyman Şefik Paşa'ya verilen talimat ve selahiyeti bildiren irade-i seniyye için bk. BOA, DUİT, D. 15-3, nr. 4-3. Takvim-i Vekayi, 18 Nisan 1920, s. 3835.

(74) BOA, DUİT, D. 80, nr. 2-49, 2-50.

(75) Bu husustaki "irade-i seniyye" için bk. BOA, B.E.O. IHB, nr. 347582. 347564. Takvim-i Vekayi, 24 Mayıs 1920, s. 3864.

(76) BOA, B.E.O. İHB, nr. 347778, 348629.

(77) Şimşir; c. II, s. 307.

(78) a. g. e. : s. 327, 335.

(79) BOA, DH-I.UM, D. 20-24, nr. 14-51, lef. 2.

(80) BOA, DH-İ.UM, D. 20-24, nr. 14-51, lef. 3.

(81) Şimşir: s. 352.

Merhaba

Merhaba arkadaşlar Bloğumuz ilk yayınına geçmiş bulunmaktadır.

Herkese büyük bir merhaba :)